Tiyatro otoritesi olmak istiyor; Seçil Mutlu Oğuz

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın başarılı isimlerinden Seçil Mutlu Oğuz, oyunculuğun yanı sıra oyun yazarlığı ve yönetmenlik de yapıyor. Güzel oyuncunun en büyük hedefi, tiyatro çevrelerinin tanıdığı, saygı gösterdiği bir otorite olmak ve öyle anılmak

11:04:10 | 2018-09-05

RÖPORTAJ: EYLEM SELVİ ARI

FOTOĞRAFLAR: İsmail Hakkı Timuçin

Duru güzelliği, sempatik gülüşü ve oyunculuk yeteneğiyle Kocaelili tiyatroseverlerin gönlünde taht kuran Seçil Mutlu Oğuz, yeni sezondaki projeleri ve güzellik sırlarıyla Kocaeli Life’a konuk oldu.


20’li yaşlarında katıldığı mankenlik yarışmasında birinci olarak güzelliğini tescillemiş olsa da tiyatroya olan tutukusunun peşinden giden Oğuz, kendi deyimiyle ‘tiyatro insanı’ olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. İzmir’de başlayan, İstanbul’dan sonra İzmit’te devam eden sanat yaşamına oyunculuğun yanı sıra oyun yazarlığı ve yönetmenliği de sığdıran Seçil Mutlu Oğuz ile eğitim hayatından sanat yaşamına, güzellik sırlarından evliliğine kadar her konuda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.


Seçil Hanım, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Çanakkale doğumluyum. Ablalarımın eğitimi nedeniyle 6 yaşındayken İzmir’e taşındık ve ben orada büyüdüm. Eğitim hayatım İzmir’de geçti. 2002 yılında 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalı’ndan mezun oldum. İzmir’den sonra 6 ay bir Çin maceram oldu.


Neden gitmiştiniz Çin’e?

Aslında Çin’e de mankenlik yapmak için gitmiştim ama sonra vazgeçtim. Liseden bir arkadaşım annesiyle birlikte orada yaşıyordu, beni de davet ettiler. 23 yaşındaydım, hem macera olsun diye hem de biraz para biriktirip Türkiye’de harcarım mantığıyla gittim. Mankenlik yapmadım ama İngilizcemi geliştirdim, orada öğretmenlik yaparak 6 ayda epeyce para kazandım. Sonra hepsini orada alışverişe verip, 6 ay sonra Türkiye’ye geri döndüm. (gülüyor)

 

 


Mankenlikten bahsettiniz, bu alanda da tecrübeniz var mı?

Bunun ilginç bir hikayesi var. Üniversite ikinci sınıftayken, bir arkadaşım mankenlik kursunda öğretmenlik yapıyordu. Beni de çağırdı, başladım kursa ve sertifikamı aldım. İzmir’de ufak tefek defilelerde modellik yaptım. O sırada Kıbrıs’ta Türkiye mankenler kraliçesi yarışması yapılıyordu. Arkadaşım ‘Hadi katılalım, tatil olur bizim için’ deyince, tamamen eğlence amacıyla seçmelere katıldık. Ancak, gidince gördüm ki yarışmada birinci zaten belliymiş gibi bir hava var. Dereceye girmek gibi bir beklentim olmamasına rağmen bu durum canımı sıktı, hatta dönmeye niyetlendim ama annem ‘Kıbrıs’tasın, tatil yap; bekle bitince ekiple dönersin’ deyince kaldım. Fakat yarışma gecesi beklenmedik bir şey oldu ve birinci oldum. Tatil için gittiğim yarışmadan birincilikle döndüm İzmir’e.

 

Peki, yarışmadan sonra modellik yapmaya devam ettiniz mi?

Hayır, okuluma devam ettim. Bu sırada İstanbul’dan bir takım teklifler geldi ama önceliğim tiyatro olduğu için değerlendirmedim. Mankenlik benim için güzel bir anı olarak kaldı.


Başa dönersek, tiyatro hayatınıza nasıl girdi?


Beni tiyatroya yönlendiren biri olmadı. Belki çok klasik ama küçük yaşlarda böyle bir ilgim olduğu anlaşılmıştı. 3 yaşındayken annem ve ablam mutfakta yaprak sararken, birden benim sesimi duymuşlar. Bana bir şey olduğunu düşünüp yanıma gelmişler. Bakmışlar ki ben bir karikatürdeki insanların figürlerini taklit ederek seslendiriyorum. İlk başta ‘ne oluyor bu çocuğa?’ diye telaşa kapılmışlar ama sonra durumu anlamışlar. Okul hayatım boyunca da taklitler yaptım hatta eski hatıra defterlerime bakıyorum, ‘çok komik bir kızdın, çok şakacıydın, bizi çok güldürürdün’ diye yazmış arkadaşlarım. Ortaokulda önce astronot olmak istedim, sonra tiyatro demeye başladım. Lisede tam olarak tiyatro istediğime karar vermiş, kitapları okuma başlamış ve okul araştırmaya koyulmuştum. Rahatıma düşkün biriydim, İzmir’de ailemin yanında okumak istedim ve benim için en ideal seçenek olan 9 Eylül Üniversitesi Oyunculuk Bölümü’nde eğitimimi tamamladım. İlk girişimde kazanamasaydım, sanırım bir daha denemezdim çünkü ben biraz ya hep ya hiç diyenlerdenim…

 

 

İZMİTLİ OLDUM


Kazanamasaydınız ne yapacaktınız?

Bu iş için yetenekli olmadığımı düşünüp başka bir mesleğe yönelirdim. Yalnız burada bir yanlış anlaşılma olmasın, birkaç kez sınava girip kazanan ve çok yetenekli olan arkadaşlarım var; bu bir kıstas değil. Ben, başarısız olduğum noktada vazgeçebiliyorum. Eğer öyle olsaydı, büyük bir üzüntüyle vazgeçerdim. İyi bir okulda, konusunda yetkin hocaların elinde güzel bir eğitim aldım.


Oynadığınız ilk oyunu hatırlıyor musunuz?

Lisede oynamıştım, ‘Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını’ isimli bir oyundu. ‘Marsık Merzuka’ diye bir roman karakteri vardı, o rol beni tiyatro konusunda çok tetikledi. Üniversiteden mezun olduktan sonra ilk profesyonel oyunum ise özel bir tiyatroda sahnelediğimiz ‘Ayıp Ettik’ isimli oyundu. Oyuncular arasında Durul Bazan ve Ece Uslu da vardı, Uğur Yağcıoğlu yazıp yönetmişti.


İzmit’e taşınma kararını nasıl verdiniz?


Çin’den döndükten sonra 2003 yılında İstanbul’a taşındım, 10 sene kadar da İstanbul’da yaşadım. Çeşitli televizyon dizilerinde, reklamlarda ve sinema filmlerinde rol aldım. 2008 yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bir sınav açtı. O sınava girdim ve kazandım, böylece 2008 yılında Kocaeli ile bağım kuruldu. 2013’e kadar İstanbul-İzmit arasında gidip gelerek yaşamımı sürdürdüm. Bir müddet sonra tiyatrodaki programım yoğunlaşınca İstanbul’da dizi yapamaz hale geldim. Bir de zaten dizi oyunculuğunu çok tercih etmiyordum. Tiyatro insanı olma idealiyle yetiştirildiğim için oyunculuğun diğer mecraları çok da cazip gelmedi bana o dönem. Seyircisi kemikleşmiş, repertuvarı seçkin, oyuncuları kaliteli, güzel bir tiyatrodaydım. Mutluydum burada ve 2013 yılında evimi buraya taşıdım, evlendim, çocuğumu da burada doğurdum. Yani artık tamamen İzmitli oldum.

 

 

İLK YAZARLIK DENEYİMİ


Kocaeli Şehir Tiyatroları’na hangi oyunla adım attınız?

2008 yılında ‘Ay Işığında Şamata’ oyununda anlatıcı rolüyle başladım. Bu kurumdaki ilk göz ağrım ve çok da sevdiğim bir roldü. Daha sonra İkinin Biri, Pasta Yapma Sanatı, Resimli Osmanlı Tarihi, Guguk Kuşu, V. Frank, Keşanlı Ali Destanı, Bir Anadolu Masalı, Zümrüd-ü Anka, Ayrılık Müziği gibi oyunlarda rol aldım.


Sizin yazdığınız, yönettiğiniz ve oynadığınız tek kişilik bir oyun da var, değil mi?


Evet, 2012 yılında ‘Kurdele ya da Artı Sonsuz’ isimli oyunu yazmaya başladım, 2013 yılında da sahneye koydum. Dönemin genel sanat yönetmeni Veysel Sami Berikan, benim İzmir’den hocamdı. Tatbikat Sahnesi’nde tek kişilik bir iş yapmamı istemişti. O dönem pek çok kadın oyunu teksti taradım fakat kendime uygun, yapmak isteyeceğim, beni çeken bir şey bulamadım. En sonunda Veysel Abi ‘Neden sen yazmıyorsun?’ dedi. O zamana kadar yazarlıkla ilgili bir deneyimim yoktu. Ablam ve halam edebiyatçı ama ben okul yıllarımda kompozisyon yarışmalarına bile ablamın yazdıklarıyla katılır, birinci olur, hediyeyi de yine götürür ablama verirdim. Fakat iş başa düşünce başladım kadına şiddet temalı ‘Kurdele ya da Artı Sonsuz’u yazmaya... O dönem ayrıca okul yıllarımdan bu yana ilk defa bir oyunculuk workshop’una katılmıştım. Sekiz aylık bir Eric Morris Tekniği eğitimi... Hem oyunculuğuma hem de yazma sürecime büyük katkısı olan bir eğitimdi. Yazarlık üzerine Türk ve yabancı kaynaklar, kadın dernekleri röportajları, şiddet olgusu, kadın erkek ilişkileri üzerine kitaplar, filmler, oyunlar, araştırmalar…

 

 

HALA GÜNCEL


Epey meşakkatli bir süreç olmuş…

Evet, 3 aylık bir ön çalışmanın ardından oyunum şekillenmeye başladı. Nihayet elimde tamamen bana ait olan bir tekst vardı artık. İlk defa ciltlettiğim günü hayat boyu unutamam. Derken provalar başladı. Sıkı ve yorucu bir prova sürecinin ardından 8 Mart 2013’te prömiyer yaptık... 5 yıldır oynuyorum, 70 temsil yapmışız. Benim için büyük gurur. Buradan 5 yıldır ilk günkü heyecan ve özveriyle çalışan tiyatromuzun emektar ekibine teşekkür etmek istiyorum. Sahnede tek kişi gibi görünsem de arkamda koca bir ekip var. Oyun iki farklı kadının şiddet döngüsünde birbiriyle kesişen yaşamlarından bir kesit sunuyor... Şunu da belirtmek isterim; oyun erkeği hedef alan bir oyun değil. Henüz birey olamadan erkek olmanın ağır yükü altında ezilmiş erkek karakterleri de ele almak istedim. Bu noktada adaletli ve evrensel bir bakış açısıyla yazmaya çalıştım. Sinematografik bir kurguyla, günlük dilde yazılmış, her tipten seyircinin kendinden bir şey bulabildiği bir oyun oldu, Kurdele... Ne mutlu bana ki Kocaeli seyircisi de çok sevdi oyunu.


Bu sezon da oynanacak mısınız?


Oyun, maalesef her dönem güncelliğini koruyor… Kadın cinayetleri, aile içi şiddet vakaları ne yazık ki artarak devam ediyor. Bu açıdan bakınca ‘keşke kadına şiddet artık ortadan kalksa ve oyun güncelliğini yitirse’ diyorum. Genel sanat yönetmenimiz bu sezonda da repertuvara koyacak mı bilemiyorum ama ben her an oynayabilirim. Çok kompakt bir dekoru olan ve sıkıntısız bir iş. Tiyatro yaşamında ‘Kurdele ya da Artı Sonsuz’ her zaman kalbimin çok özel bir noktasında kalacak. İyi ki bu çalışmayı yapmışım.

 

 

KENDİMİ DÜNYAYA KAPATIYORUM


Yeni sezonda projeleriniz nelerdir?


Matei Visniec’e ait, ‘İlerleme Kelimesi Annemin Ağzına Hiç Yakışmıyordu’ isimli bir oyunumuz var. Bilge Emin yönetecek. Bosna Savaşı’nın sonuçlarını, yıkıcılığını konu alan; 2 kadın 5 erkek karakterin olduğu dokunaklı bir oyun. Ben oyunda ailenin kızını oynuyorum. Ekip olarak çok heyecanlıyız. Bayram sonunda provalarımız başladı. Yeni sezonda seyirciyle buluşacağız. Onun dışında Keşanlı Ali Destanı’nda da olacağım. Bir de yine kendi yazdığım bir oyun var…
Kurdele’den sonra yazdığınız ikinci oyun...

Evet, Kurdele’den sonra yazmanın zorluğunun yanında keyifli yanını da keşfettim ve yine yazmak istedim. Oyunun ismi, ‘Göl’. Psikolojik gerilim tarzında bir oyun. Bu oyunu da 2014 yılında yazdım. İki kadın, iki erkeğin rol alacağı, bir çiftin yeni bir eve taşınması macerasını anlatan bir konusu var. Düşündüklerimi yapabilirsem Kocaeli seyircisi farklı tarzda bir oyun izleyecek. Kurgusu enteresan bir oyun olacak. Ben parçaları birleştirmeyi, sonunda bir şaşkınlık, ters köşe yapma durumlarını seviyorum. Bu kez oynamayacağım, yöneteceğim. Yönetmenlik süreci de ayrı bir deneyim ve keyif olacak.


Oyun yazmak nasıl bir süreç…


Benim için muhakkak bir ön çalışma gerektiren bir süreç çünkü bir yazar değilim. Nazarımda, yazdığım şeylerin üstün edebi değerleri yok. Yazdığım tekst ancak sahnelendiğinde emelime ulaşmış hissediyorum kendimi çünkü ancak o zaman bir tiyatro eseri oluyor. Sadece tiyatronun olanaklarına, tekniklerine ve seyirci psikolojisine hakim olduğum için tiyatro teksti yazma cesareti gösterebildim. Yoksa yazarlık apayrı bir yetenek.

 

Ben yazacağım konuya tam anlamıyla hakim olmak ve kendimi doyurmak için 2-3 ay okuma yapıyorum. Kitaplar, biyografiler, makaleler okuyorum; notlar alıyorum, filmler izliyorum. Sonra yazım aşaması başlıyor. Böylece bir karalamam oluşuyor. Onları düzenliyor, tekst haline getiriyorum. Son olarak ince işlemlere başlıyorum. En sıkıştırılmış şekliyle 4 ayda bir oyun yazabiliyorum ama tamamen kendimi dış dünyaya kapatıyorum. Sabah 08.00’de bir oturuyorum bilgisayarın başına, 12 saat sonra kalkıyorum. O arada ne yemek yemişim, ne bir şey yapmışım, arada su içmişim o kadar. Akşam o oyunla yatıyorum, sabah o oyunla uyanıyorum çünkü yarattığım karakterler başka bir şey düşünmeme olanak vermiyor zaten.

 

 

İZ BIRAKMAK İSTERİM


Delilik bu…

Biraz öyle. Bu süreçte ailenin, yakınlarının çok anlayışlı olması gerekiyor. Ben hayatını yazarlık yaparak geçirenleri düşünemiyorum. Yoğun olarak yazdığım sürecin bana hediyesi boyun fıtıklarım ve Türk kahvesi bağımlılığım... Yazarlık işine ucundan kıyısından bulaşınca daha çok yazma isteği oluyor. ‘Göl’ü ‘Kurdele’nin güzel etkisinden dolayı yazdım. Bu arada başka tekstler de yazdım, ilerleyen zamanlarda belki onların da sahnelenme şansı olur.


Peki mesleğinizde gelmek istediğiniz nokta nedir?

Biz okul yıllarında tiyatro insanı olmak üzerine yetiştirildik. Sadece oyunculuk dersleri almakla kalmadık, kuramsal olarak da donatıldık. Böyle yetiştirilince de gelmek istediğim nokta, tiyatro çevrelerinin tanıdığı, saygı gösterdiği bir otorite olmak ve öyle anılmak. Ardımda iz bırakmak istiyorum. Tiyatrodaki arzum, özlemim, tutkum tam manasıyla bir tiyatro insanı olmak.


Tiyatromuzun oyuncusu Utku Oğuz ile evlisiniz. Nasıl tanıştınız?

Utku da 2008 yılında sınavla Ankara’dan Kocaeli’ye geldi. O zaman tanıştık. Tabii o süreçte aklımızda evlilik yoktu. Utku, 2012 yılında askerden geldikten sonra flört etmeye başladık. 2015 yılında evlendik, 2016’da oğlumuz Batu doğdu.

 

 

BİRBİRİMİZ ÇOK İYİ ANLIYORUZ


İki tiyatrocunun evliliği nasıl bir şey?


Çok güzel. Mesleki anlamda birbirimize katkımız çok. Genel olarak konuşmalarımız ‘Patates, soğan bitti, aaa şu oyun ne kadar güzel’ şeklinde oluyor. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz. Prova zamanı, aralarda birbirimizi aramayız, kimse kimseye darılmaz çünkü biliyoruz ki verilen arada kafamızı boşaltmamız gerekiyor. Utku da ben de çok meslek odaklıyız. Bizi ayakta tutan faktörlerden biri ailedeki huzurumuz, evimizin düzeni; diğeri işimizde mutlu, verimli olmak, tiyatromuza katkı sağlamak. Birbirimizin oyunculuk gözüne çok güveniriz, açmazlarda birbirimize fikirler verir, rahatlatır, motive ederiz. Gerektiği zaman kimsenin yapamayacağı ağır eleştirileri de yaparız. Ben çok konforunu yaşıyorum, iyi ki eşim oyuncu diyebiliyorum.


Çocuğunuzun da oyuncu olmasını ister misiniz?


Tiyatronun, sanatın iyileştirici noktaları çok fazla. Tiyatro herkese iyi gelir ve asla hayattan ayrı düşünülemez. Biz oynama içgüdüsüyle doğuyoruz ve bu durum hayat boyu ailede, okulda, arkadaşlık ve iş yaşamında üstlendiğimiz rollerle devam ediyor. Tiyatroyu hayatın dışına atmak, insanın gelişimini de tökezletir. Tiyatro düşünmeyi, muhakeme etmeyi sağlar. Bir kişi tiyatroda bir oyun izledikten sonra, salondan asla aynı kişi olarak çıkmaz. Tiyatro dönüştürür, kafada bir ışık yakar, hayal gücünü tetikler. Bence dünyanın en güzel mesleği, dünyaya bin kez gelsem yine oyuncu olmak isterim. Batu’nun herhangi bir sanat dalıyla ilgilenmesini elbette isterim ama benim yaşadığım zorlukları yaşamasın. Eğer tiyatroyu yürekten isterse asla önünde durmam, tüm desteğimi sunarım ama sadece renkli yanına gönül verirse o zaman tüm çıplaklığıyla zorluklarını anlatırım.

 

GURUR DUYDUĞUM PROJE


Sinemada da bir iziniz var…


Göğsümü gere gere söyleyeceğim bir projede, ‘Devrim Arabaları’nda oynadım. Küçük bir rolüm vardı ama Taner Birsel, Halit Ergenç, Serhat Tutumluer, Vahide Perçin, Altan Gördüm, Selçuk Yöntem, Ali Düşenkalkar gibi Türkiye’nin en iyi oyuncularıyla çalıştım. Arşivlik, çok güzel bir film oldu.


Dizi, reklam…

Çok fazla dizide oynadım. 10 yıl önceydi tabii… Şansıma hemen yayından kalkan, tutmayan diziler oldu bunlar. Bu nedenle biraz soğudum. Pek çok reklam filminde de oyandım. Reklam filmlerinde önemli olan doğallık, samimiyet. Reklamı izleyen kişi kendinden bir şey bulmalı. Sektörün amacı ürünü satabilecek bir iş çıkarmak. Oyuncunun içten gülümsemesi ürünü sattırır. Gülmeyi ve gülümseyişimi severim. Sanırım pek çok reklam filmi çekmemde bunun etkisi büyük.


Tekrar dizi/sinema projesinde olmayı düşünüyor musunuz?

Evet, yeniden dizi/sinema için bir çalışma yapmayı düşünüyorum. Oyunculuğa sadece tiyatro olarak bakmamak gerekir. İdealist olmak maalesef çok zorlayıcı oluyor. Şu sıralar kaliteli işler var. Zevk alabileceğim projelerde olmak istiyorum artık, özledim de…

 

MAYA MASKESİ YAPIYORUM


Merak edenler için güzellik sırlarınız nedir?


Biz göçmeniz, Selanik-Romanya karışık. Oradan gelen bir beyaz ten, uzun boy, dolgun yüz durumum var… Bebeğim dolayısıyla uykuma dikkat ettiğimi söyleyemem. Cilt bakımına önem vermeye çalışıyorum. Bir de evde doğal maskeler yapıyorum. Mesela maya maskesi yapıyorum. Cildi beyazlatıyor, lekelere iyi geliyor, pürüzsüz bir görünüm sağlıyor.


Tarifini verir misiniz?

Yaş mayayı bir kapta eziyorum; biraz limon, süt olabilir, az miktarda elma sirkesi döküp karışım yapıyorum. Yüzümde 15 dakika bekletiyorum, maske kuruyor ve yıkıyorum. Nemlendirici sürmeye bile gerek kalmıyor. Yalnız çok kötü kokuyor. Ben burnuma kolonyalı mendiller tıkıyorum. Gözaltı morluklarına karşı da patates maskesi uyguluyorum. Bunların dışında saçlarımı kendim boyuyorum ve kendim şekil veriyorum, kuaföre gitmeyi çok sevmiyorum. Yüzüm çok ağır makyaj kaldırmadığı için hafif makyaj yapmayı tercih ediyorum. Bakımlı olmayı severim, kendimi çok iyi ve güvenli hissederim.


Hobileriniz var mı?

2013 yılında resim yapmaya merak sardım. Ünlü ressamların tablolarını taklit etmeye çalıştım, bir ara resim kursuna da gittim. Sulu boya tekniği öğrendim. Birkaç resmimi eşim de sevince evimizin duvarlarına astık. Bir de ufak tefek dekoratif süs eşyaları yapıyorum. Mesela Batu ile çıkıp kozalak toplayıp onları boyuyoruz. Bu aralar tekrar satranç oynamaya başladım, çok iyi geldi. Ayrıca uzay ve evrene meraklıyım. Belgeseller seyreder, uzayla ilgili çalışmaları takip ederim. Utku bana yıllar önce teleskop hediye etmişti. Mükemmel bir şey. Şu an Batu’dan dolayı evin bodrumunda duruyor ama en yakın zamanda çıkarıp gökyüzü gözlemlerine başlayacağım.

 

 

TİYATRO, İNSAN MÜHENDİSLİĞİ


Dışarıya çıkmak istediğinizde nereyi tercih ediyorsunuz?

Eşimle doğaya hayranız. Yuvacık’a bayılıyoruz. Mangal yakmayı çok seviyoruz. Bir mekana kapanmaktansa doğayla baş başa olmayı tercih ediyoruz. Çadır işine merak sardık, bir de Kerpe’yi keşfettik. Kocaeli konumu itibariyle harika bir yer. Bir yerde orman-dağ, bir yerde deniz…


Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Gençlere tavsiyem; bu mesleği yapmak istiyorlarsa duygularından çok emin olsunlar. Bir anda meşhur olmak, bir diziyle patlamak güzel ancak sonrasında acı veren bir şey. Ünlü olmak yüzde 1 azınlığın ulaşabildiği bir durum, bunu unutmasınlar. Oyuncu olmak isteyen arkadaşlarım; tüm meşakkatine rağmen bu işi yapmak isteyip istemediklerini kendilerine sorsunlar. Bir otobüse ya da tramvaya bindiklerinde telefondan kafalarını kaldırıp insanların duruşlarını, davranışlarını seyretsinler. Gözlem yapsınlar. Bizim işimiz insan mühendisliği. Bunu internetten öğrenemezsiniz; hayatın içinde öğrenebilirsiniz. Bol bol hayal kursunlar. Hayal edilebilen her şey gerçek oluyor çünkü.




ETİKET :   seçil mutlu oğuz Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tiyatro oyuncu

Tümü