kocaeli , 11-08-2020

Sanat tarihinin başkenti: Viyana

Müzeler, görkemli saraylar ve tarihin mükemmel şekilde korunduğu bir imar anlayışı… Viyana’da sanat ve tarihe doyacaksınız

13:01:35 | 2020-02-06

Hazırlayan: Dr. Arda Süar

 

Marduk Digital’in ortaklarından Dr. Arda Süar, geçtiğimiz günlerde 20 gün süren bir Orta Avrupa seyahati gerçekleştirdi. Biraz iş, biraz akademik faaliyet ve bolca kültürel geziyi içeren bu 20 gün içinde tam 6 şehir gördü, onlarca müzeyi ziyaret etti, sayısız sanat eserini inceleme fırsatı buldu. Viyana, Brastislava, Prag, Nürnberg, Frankfurt ve Brüksel’den oluşan rotasında, Orta Avrupa’yı sanatsal ve kültürel açıdan inceleme imkanı yakalayan Dr. Arda Süar, gezisinin ilk durağı olan Viyana hakkındaki izlenimlerini Kocaeli Life okurlarıyla paylaştı.

 

Yeni İstanbul Havaalanı’nda Viyana’ya gitmek üzere hazır bulunduğumuzda, açıkçası bu kadar güzel ve büyük bir yer beklemiyordum. ‘Uçağa biniyorum, gidiyorum. Hepi topu bir aktarma noktası’ diye düşünen az sayıdaki insandan birisiyim ama yine de güzel, ferah ve şık.  Yaklaşık iki buçuk saatlik uçuşun ardından Uber kullanarak yüzlerce yıl önce kapılarına dayandığımız ve hala bununla övündüğümüz; dünyanın kültür merkezlerinin birincisi olan Viyana’ya ulaştık. Şehir merkezine gitmek için Uber kullandık, şoförümüz Türk’tü. 

Viyana’da kalacağımız ev için rezervasyonunu Airbnb aracılığıyla daha önceden yaptırmıştım. Eve yerleştikten sonra, yıllardır çektiği cefaya dayanamayarak yolda tekerlekleri kırılan valizlerimizin yerine yenilerini almak için bir AVM’ye gittik. Epey bir miktar Avro karşılığında güzel, şık, dört tekerlekli ve sağlam valizlerimizi sürükleye sürükleye sokaklarda dolaştık. Viyana’da saat 18.00’de bütün AVM’ler kapanıyor ve günlük hayat neredeyse sona eriyor. Eğlence merkezleri ve turistik merkezlerle civardaki kafeler hariç her yer kapalı. Şehrin büyük bir kısmı akşam vakti in cin top oynar bir halde.

 

 

BİR MÜZEDEN DİĞERİNE

Dünyadaki önemli sanat eserlerinin epey bir kısmı Viyana’da olduğu için yaptığımız gezi rotası, genellikle yürüyerek bir müzeden diğerine, bir saraydan bir anıta şeklinde başladı. Hofburg Sarayı ile güne başladık. Sarayın içindeki Papirüs Müzesi gerçekten çok güzel tasnif edilmiş ve adeta bir akademik çalışma inceler gibi hissediyorsunuz. Binlerce yıl önce yaşamış sıradan insanların sıradan işlerini gösteren; şarap yapımı, ekin dönemlerinin belirlenmesi, ticari anlaşmalar gibi belgeler bugün birer tarihi evrak halinde. Düşünsenize, sabah uyanıp tarlasındaki ekine bakan ve bunu satarken bir sözleşme imzalayan ortalama bir köylünün, parasını kurtarmak için yaptığı sözleşme bize bugün bir kültürün izlerini takip etme fırsatı veriyor.

Hofburg Sarayı’ndaki bir diğer müze de Weltmuseum Antropoloji müzesi. Zaten Hofburg Sarayı’nın kendisi, önündeki heykeller ve içinde barındırdığı müzelerle tam anlamıyla gezmesi en az iki gün sürecek bir kültür yuvası. Sarayın önündeki devasa heykelleri bu kadar ihtişamlı kılan unsurların başında; heykelin ne tarafından bakarsanız bakın, eserin arkasında sadece gökyüzünü görüyor olmanız geliyor. Arkadan uzanan bir gökdelen, atın iki bacağı arasından fırlayan bir çatı yok. Sonsuz gökyüzünü adeta bir kanvas gibi koruyan şehrin imar anlayışı; bu eserleri hala ilk günkü azametiyle bizlere sunuyor.

 

 

ÜRKÜTÜCÜ BİR YAPIT

Akşam saatlerinde Viyana’nın en önemli dini yapılarından ve mimari eserlerinden olan St. Stephen Katedrali’ne gittik. Mimarinin ihtişamı, güzelliği ve akşamın karanlığındaki loş atmosfer insanı ciddi olarak etkiliyor. Kapıdan giren Hıristiyanlar kutsal suya bir parmak daldırıp istavroz çıkararak kendilerini kutsuyor. Kimi daha radikaller bu ritüeli diz çökerek yapıyor. Ben de içimden Sordum Sarı Çiçeğe ve Itri’nin Salavat’ını mırıldanıyorum. Şaka değil, bu kadar güçlü bir dini atmosferde, insan etkileniyor. Kendi dini, kültürel köklerinden bir kod gelip zihninde dolanmaya başlıyor. Katedralin az ilerisinde, meşhur Veba Anıtı var. Avrupa’yı 1670 – 1690 arasında kasıp kavuran, nüfusun neredeyse yarısını öldüren veya süründüren bu illetin; insanları ve toplumu nasıl kemirip yok ettiğini anlatan çok özel, çok estetik ve ürkütücü bir anıt. Sonrasında bir kafede biraz zaman geçirip, Viyana’nın elmalı tart benzeri meşhur ‘apple strudel’ isimli tatlısıyla tanıştım.

 

 

1900 YILINDA VİYANA

Sonraki gün müze ziyaretlerimiz tam gaz devam etti. Tam Hofburg Sarayı’nın karşısında Museumsquartier adlı ve içinde birçok müzeyi barındıran oldukça güzel bir yer var. Orada yer alan Leopold Museum ilk durağımızdı. Avusturya modern sanatının yanı sıra birçok büyük sanatçının eserlerinin yer aldığı oldukça etkileyici bir koleksiyona sahip olan bu mekanda, bir tam gün geçirmek gerekiyor esasen.

2001 yılında açılan Klimt, Rodin, Schiele, Van Gogh gibi sanatçıların eserlerini dünya gözüyle görmek insanı büyüleyen bir deneyim. Üstelik ‘1900 yılında Viyana’ adlı bölümde de şehrin o dönemde çekilmiş fotoğraf ve videolarını izlemek adeta bir zaman tüneli seyahati. Müzede yer alan Birinci Dünya Savaşı yıllarından bardak, kartpostal, afiş gibi eserlerde bol bol Osmanlı-Alman ittifakını gösteren çizimler var. İlk olarak bu müzede şahit olduğumuz Türk izlerini, seyahatimiz boyunca sürekli olarak yaşamaya devam ettik. Avrupa kültürü dediğiniz şey esasen Türklerle olan mücadelelerle şekillenmiş, nefret ederken büyük hayranlıklar beslemişler içten içe.

 

 

SANAT AŞKI MI PARA AŞKI MI?

Yine aynı merkezi bölgede yer alan Mozart Park’ta çok şık ve güzel bir yere konumlandırılmış bir Mozart heykeli var. Işıklandırması, önündeki çiçekli alanda sol anahtarı deseni olması, bir sanatçının gösterişli bir heykelinin kentin göbeğinde bulunması gibi ‘ah keşke bizde de olsa’ duygularını depreştiren bir medeniyet tanesi olarak ziyaretçilerini bekliyor. Museumsquartier’de yer alan Mumok  adlı modern sanatlar müzesi ise beklentilerimizin biraz altında kaldı. Reklam ve iletişim çalışmaları çok güzel yürütülmüş bir yer çünkü ön araştırmalarımızda dünyanın sırrına vakıf olacağımıza bizi inandırmışlardı. Gayet normal, güzel, kaliteli ve şık bir müze olmakla beraber yanındaki Leopold’la kıyaslanması mümkün değil. Bu arada bu müzenin kafesinde bir şişe su 2,80 Avroyken, bir espresso 2,40 Avro. Bu Avrupa’da espresso sudan ucuz! Hatta hemen her şey sudan ucuz! Bakkaldan klasik yarım litre pet şişe suya 2-3 Avro bayılmak yani 15-20 TL vermek gerçekten ‘su gibi aziz’ olmamızı sağladı her yudumda.

Günün sonraki durağı Viyana Sanat Tarihi Müzesi oldu. Girdikten sonra hemen karşınıza çıkan Dionysos heykeli; size Anadolu medeniyetinin, Avrupa medeniyetini nasıl şekillendirdiğini ve bu toprakların en güzel sanat eserlerinin, Avrupa müzelerinde yer aldığı acı gerçeğini gösteriyor. Şansımıza dünya sanat tarihinin en abide isimlerinden ikisi olan Caravaggio ve Bernini’nin özel bir sergisi vardı. İnanılmaz bir koleksiyondu, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık. Caravaggio’nun Medusa heykeli, Bernini’nin Dionysos heykeli, Algardi’nin Eros ve Anteros heykeli, Canova’nın Theseus ve Centaur heykeli…  Antik çağlardan Rönesans’a oradan günümüze akıp gelen; insan yaratıcılığının ve estetik duygusunun en yüce çıktıları olan eserleri yarım metre mesafeden incelemek, hayatta gerçek mutluluğun ne olduğunu benliğinize mıh gibi çakıyor.

Burada yer alan iki diğer sergi alanının birisi Mısır eserlerinden oluşuyor. Eser dediysem, öyle küçük şeyler sanmayın. Devasa sütunlar, duvarlar, firavunların lahitleri, mumyaları. Adamlar deyim yerindeyse Mısır’ı söküp götürmüşler. Bir diğer yan galeride de kendinizi İzmir – Aydın taraflarındaki bir Antik kentte zannetmeniz çok mümkün. Anadolu’nun güzel eserleri taşınmış gitmiş, Osmanlı’nın bunların kıymetini anlayamadığı yıllarda.

 

 

ET YAVAN OLSA DA…

Bir sonraki gün Schönbrunn Sarayı ile güne başladık. Avrupa’yı yüzlerce yıl bir aile içi mesele şeklinde yöneten Habsburg Hanedanı’nın yazlık sarayı. Mimarisi ve bahçeleriyle meşhur bu mekan, Viyana turizminin yarım asırdır en önemli uğrak noktası. Burada yarım gün geçirdikten sonra öğle yemeği için şehrin dünya çapında en meşhur restoranlarından olan Cafe Central’e, meşhur Wiener Schnitzel yani şinitzel yemeye gittik.

Mekanı önemli kılan, Viyana’da bulundukları dönemde mekanın müdavimi olan kişiler. Troçki, Lenin, Freud, Kafka, Zweig, Rilke, Herzl, Adler, Hitler, Stalin, Franz Ferdinand, Tito gibi dünyayı kültürle inşa eden ve zulümle yıkan isimlerin sıklıkla gittiği bir yer burası. Zaten 1913 ve 1914 yıllarında, aynı dönemde Viyana’da yaşayan kişilerin bir listesi elime geçti. Freud, Hitler, Troçki, Franz Joesph, Franz Ferdinand, Troçki ve Stalin birer ikişer sokak arayla yaşamışlar. Neyse, meşhur şinitzeli yedik. Etin dünyada en iyi pişirildiği coğrafyanın insanları olarak, yediğimiz yemek bizi fazlasıyla tatmin etti. Şinitzelin kızarmış kısmını sıyırıp direk etin tadına baktığımda, dünyanın en yavan etiydi ama işte o etrafındaki karışımda artık ne varsa, o yavan eti bir lezzet deryasına dönüştürüyor.

Yemek sonrası Österreich Nationalbibliothek’e geçtik. İçeride birçok koleksiyon var. Dünya kürelerinin yer aldığı Globe Museum’da tarih boyunca yapılmış dünyaları görmek, bilimin ve bilginin ilerleyişine şahit olmak güzel bir deneyim. Coğrafi çeşitliliklere göre bitkiler, hayvanlar ya da mitolojik hikayelerdeki kişilerin resmedildiği küreler, insanı saatlerce bu topçuklarla oynamak isteğine sokuyor.

 

 

BU KÜTÜPHANE GÖRÜLMELİ

Günü burada tamamladıktan sonra ertesi gün Viyana Atatürkçü Düşünce Derneği’ni ziyaret ettik. Daha önce Naziler tarafından iki kere molotoflu saldırıya uğrayan ancak buna rağmen kültür, sanat ve eğitim çalışmalarını sürdüren derneğin başkanı Şakir Güler gibi insanlarımız oldukça, mücadelesini verdiğimiz Türk aydınlanmasına hiçbir şey olmayacağını görmek çok büyük bir mutluluk.

Günün devamında Nationalbibliothek’in bünyesinde bulunan öyle güzel bir kütüphaneye girdik ki burada anlatmaya kalksam herhalde sayfalar, sayılar yetmez. Tarihi dokusu birebir korunmuş; ortasındaki Antik Çağ esintili Rönesans heykeli, tavanlarındaki çizimleriyle bu kütüphane, biraz kitaba ve okumaya meraklı her insanın hayatında mutlaka bir kere gidip görmesi gereken çok özel bir yer.

Akşam saatlerinde bizim için çok büyük bir şans, Albertina Müzesi’nin o gün akşam 21.00’e kadar açık olmasıydı. Tüm şehirde müzede o günlerde sergilenmeye başlayan Albert Dürer sergisinin çağrıları vardı. Yürüyüşü, kılık kıyafeti, konuşması ve zarafetleriyle Avrupa aristokrasisinin son temsilcisi, 70 yaş üstü hanımefendilerin arasından geçerek girdiğimiz müzede, Dürer öncesinde genel sergilere uğradık.

Matisse tabloları, Signac’ın Haliç’i resmettiği bir tablosu, Renoir, Gaugin, Monet, Cezanne, Bacon, Picasso, Miro, Kandinsky ve Kokoschka gibi güzel abilerimizin güzel eserlerinin arasından büyülenmiş halde geçip, Dürer sergisine girdik.

Dürer’i önemli kılan, Rönesans’a damgasını vurmuş; o günden bu zamanlara değin estetik anlayışının ve sanat kavramının şekillenmesinde, insanın medeniyet gelişiminde çok büyük izler bırakmış büyük bir ressam olması. Bütün bu bilgiyle girdiğimiz sergideki yüzlerce eseri tek tek görmek ve incelemek için saatler geçirdik. Artık bilgiye ve sanata o derece doymuştuk ki “Dürer bizi dürdü” gibilerinden, avamın en dibine vuran esprilerle seviyemizi aşağı çekmeye gayret ettik.

Sergide öylesine mahşeri bir kalabalık var ki bir eserden diğerine yarım metre ilerlemek için kantin sırası, stadyum kuyruğu, metrobüs durağı, indirimli dükkan önü itişmesi tadında mücadeleler vermek gerekti. Evropalılar bu konuda tecrübesiz olduğu için biz, kuyruklar konusundaki bilgi birikimimizle fark yaratmayı başardık.

 

GÜNDE 20 KONSER

Bir sonraki günü yine dünyaca meşhur Belvedere Sarayı’nda geçirdik. Çok güzel bahçeleri olan ve şehrin ana turistik alanlarının dışında kalan bu saraya, tramvay ve otobüs aktarmasıyla gittik. Şehrin herhangi bir ucundaki ara sokaktan, diğer ucundaki ara sokağı tramvay, metro ve otobüs aktarmalarıyla son derece rahat ulaşıyorsunuz. Toplu taşımanın başkenti unvanını Viyana kesinlikle hak ediyor.

Belvedere’de Delacroix’in ve Van Gogh’un resimlerinden; Jacques Louis David’in meşhur şaha kalkmış at üzerindeki Napolyon resmine kadar birbirinden kıymetli pek çok eser var. Ancak Gustav Klimt’in dünyaca meşhur Kiss ve Judith and the Head of Holofernes gibi eserlerini dünya gözüyle görmek çok büyük bir olaydı benim için.

Günün devamında Votivkirche Kilisesi’ne gittik, camlardaki vitrayların güzelliği ve tabii ki mekanın mimarisi insanı büyülüyor. Gecenin sonunda şehirde bir sürü bulunan Mozart evlerinden birisindeydik. Bir sürü olmasının sebebi, adamın üç ay bile olsa kaldığı her yerin hemen Mozarthaus adıyla bir konser alanına dönüştürülmesi. Orada dört kişilik küçük bir orkestradan Mozart ve başka sanatçıların eserlerini dinledik. Akustiğin güzel olduğu bu küçük mekanlardan şehirde çok sayıda var ve hemen her gün en az yirmi nitelikli klasik müzik konseri mevcut.

Viyana günlerimizi akademik toplantılar ve konferanslarla tamamladık. Sanata doyduğumuz, dünyadaki en önemli sanat eserlerini yakından görme imkanı bulduğumuz 10 günün ardından Tuna Nehri’ni trenle aşarak Slovakya’nın başkenti Bratislava’ya doğru yola çıktık…




ETİKET :   viyana gezme gezi görmek keşfetmek Dr. Arda Süar tarih sanat sanat gezisi sanat tarihi kocaeli life

Tümü