kocaeli , 07-12-2019

Bilge Çolak, Pınar Ayhan’a sordu

Dergimizin yazarı Bilge Çolak, ‘Orada Duruverseydi Zaman-Kemal’ müzikal belgesel projesinin yaratıcısı Pınar Ayhan ile bir araya geldi

17:25:04 | 2018-12-19

RÖPORTAJ: BİLGE ÇOLAK

 

Sonra… Aaa, siz burada mıydınız? Hoş geldiniz efendim BİLGE’nin PENCERESİ’ne… 

Tabii bilmiyorsunuz ne anlattığımı. O zaman ben size en baştan anlatayım. Ama önce bir soru sorayım. Sizlerin hiç ‘Orada duruverseydi zaman’ dediğiniz bir an var mı? ‘Evet, var’ dediğinizi duyar gibi oldum. Bazı anlar vardır çok eğlendiğimiz, mutlu olduğumuz. İşte o anlarda ‘Keşke zaman dursa’ deriz, o anı hep yaşayabilmek için. Bazen ise o kadar kötü bir durumla karşı karşıya kalırız ki ‘Keşke zaman dursa’ deriz. Çünkü o kötü durumu yaşamak istemeyiz. İşte size bu köşemde yazacağım şeyleri ‘Orada duruverseydi zaman’ cümlesi çok güzel bir şekilde özetliyor. Yazımın başında yazdığım şeyleri dikkate almazlık yapmayın sakın! Çünkü ipin ucu o cümlelere değiyor. İstiyorsanız yazımın konusu ile ilgili olan kapıyı biraz daha açayım.

Efendim, ben bu yazımda Pınar Ayhan’dan ve muhteşem projesi ‘Orada Duruverseydi Zaman’dan bahsedeceğim. Orada Duruverseydi Zaman, Pınar Ayhan’ın bir pay… Eyvah, yanlışlıkla röportajda konuştuğumuz şeyleri anlatacaktım. Aa, bir ses geldi. Efendim? Pınar Ayhan kim mi? Orada Duruverseydi Zaman nasıl bir proje mi? Bu sorulara verilecek yanıt Pınar Ayhan ile olan röportajımda… O zaman sizi fazla meraklandırmayayım. Hadi gelin, Pınar Ayhan’ı ve Orada Duruverseydi Zaman’ı hep beraber tanıyalım.

 

Pınar Ayhan dendiğinde benim aklıma Orada Duruverseydi Zaman, Atatürk, müzik, köy enstitüleri, geçmiş tarihimiz ve duygu dolu bir zaman yolculuğu geliyor. Ama ben Pınar Ayhan’ı daha yakından tanımak istiyorum. Nerede doğduğunu, çocukken nelerle oynadığını ve benim yaşımdayken neler yaptığını öğrenmek istiyorum.

Çok teşekkür ediyorum. Harika, ne güzel. Asıl bu sorular önemli biliyor musun Bilge? Orada Duruverseydi Zaman- Kemal’de de anlatıyorum ya ‘Bir insanın üzerini kazıyın tırnağınızla, altından pek çok başka insan ve olay çıkar’ diye. Atatürk de bize gökten inmedi. Onu Atatürk yapan çok değerli insanlar vardı etrafında ya da yaşadığı, doğduğu büyüdüğü çevre çok önemliydi. O yüzden hakikaten bilmek lazım kim nerede yaşadı, nerede büyüdü, etrafında kimler vardı. Benim doğum tarihim 28 Mart 1972. Ben, Diyarbakır’ın Bismil ilçesinde doğdum. Baba tarafım Diyarbakırlı, orada Dünya’ya gelmişim. Anne tarafım Bolulu. Yaklaşık 8 sene kadar ailecek Diyarbakır’da kaldıktan sonra, babamın milletvekili adaylığını kazanması sonucunda Ankara’ya gelmişiz. Ankara ile tek bağlantımız bu, başka hiçbir kökenimiz veya bir bağlantımız yok. Siyaset, bütün aileyi Ankara’ya getirmiş. Babam, iki dönem milletvekilliği yaptı Ankara’da. Ben bir yaşındayken yani bin dokuz yüz yetmiş üç yılında Ankara’ya gelmişiz.  Hayatım burada yeşeriyor artık, ilk tohumlarım atılıyor. İlk okul, ortaokul, lise ve üniversite eğitimimi Ankara’da aldım. Hacettepe İngiliz Dil Edebiyatı mezunuyum. İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler bölümünde tezsiz masterımı yaptım. Fakat müzik ve sahne hayatımda hep oldu. Akademik eğitim almış olsam bile, sahne, müzik, hatta televizyon hayatımda hep oldu. O yıllarda Ankara’da TRT olduğu için TRT’de çıkılıyordu. Ben, üniversite yıllarımda başladım sahneye çıkmaya, şarkılar söylemeye, televizyonda programlar sunmaya. O zamanlar arkadaşlarım düzenli olarak okula giderken ben TRT’ye gider, stüdyoda çekimlerimi yapar, öyle okula giderdim.

Gençlik, konser ve bilim programları sunardım. O yıllarda TRT 1,TRT 2,TRT 3 ve TRT İNT vardı. TRT’nin bütün kanallarına çıkardım, çünkü her kanala uygun bir şey yapardım. Dünden bugüne Jazz adında bir programda şarkılar söyledim. İki bin yılında Eurovision’da ülkemizi Stockholm’de Pınar Ayhan ve grup S.O.S. olarak temsil ettik. Grubun o iki “s” sinden biri eşim Sühan Ayhan. Zaten ülkemizi temsil ettiğimiz şarkının bestesi onundu. Sözlerinin bir kısmı benim, bir kısmı Orkun Yazgın’ındı. Ülkemizi Stockholm’de temsil edip, Türkiye’ye geri döndükten sonra televizyon hayatım daha çok canlandı. İki bin iki yılında kendi programımı sundum. O programda şimdilerde görüp beğendiğiniz Orada Duruverseydi Zaman ve Orada Duruverseydi Zaman-Kemal oyunlarının tohumlarını atmıştım. Çünkü program şöyle bir programdı. Konuklarım var, belirli konular hakkında sohbet ediyoruz, o konular hakkında şarkılar söylüyorum, bilgiler veriyorum ve ben yönetiyorum programı. İşte programa ünlüler geliyordu. Çok keyifli bir programdı. Adı da “İYİ GÜNDE KÖTÜ GÜNDE” ydi. Bu programcılık tecrübeleri tabii ki bana çok şey kattı. Zaten ben bir şarkıcıydım, sesimi kullanmayı biliyordum. Üniversiteden mezun olur olmaz diksiyon eğitimi aldım. Bunları hep kendim istedim kendime kattım, yabancı dilim zaten vardı ve okumayı zaten çok severdim. Ama ilerleyen zamanlarda televizyon hayatım bir noktada sona erdikten sonra ne yapmak lazım diye düşündüm. Dedim ki; ‘Sahip olduğum bütün yetenekleri bir araya getireyim, bunları bir güzel yoğurayım, başka bir şey çıksın ortaya.’ İşte Orada Duruverseydi Zaman böyle çıktı. Bugüne kadar aldığım eğitimler için en başta tabii ki Cumhuriyet’imize ve Atatürk’e teşekkür ediyorum. Çünkü Müslüman bir ülkede kadın olarak eğitim alabilmek, aldığım eğitimi gerektiği gibi kullanabilmek, kendimi gösterebilmek, sahnede ülkemi şarkı söyleyerek temsil edebilmek, istediğim kitapları okuyabilmek, öğrendiğim tarih hikayelerini iyice öğrenip ve hazmedip sahnede anlatmak, kitleleri etkilemek… Bunlar ayrıcalık. Bunların kıymetini bilmeliyiz, çok büyük ayrıcalık bunlar.

 

 

 

Ben sizin Orada Duruverseydi Zaman–Kemal’in en sonunda yani Atatürk’ün ölüm sahnesinde ağladığınızı gördüm. Sizi etkileyen şey neydi? O sahnede hep duygulanıyor musunuz?

Her seferinde, hala bile. Sanatın böyle büyülü bir tarafı var. Duyguları ayağa kaldıran, cana ve ruha dokunan bir tarafı var. Sanat, doğru icra edildiği, doğru anlaşıldığı zaman duyguları ayaklandırıyor. Ruh, zihin, akıl her şey orada seferber oluyor ve bir araya geliyorlar. İşte o noktada doğru bir şey yaptığınızı anlıyorsunuz, hissediyorsunuz ve tabii ki onun da duygu taşması oluyor ister istemez.

 

Siz Atatürk’ün vefat ettiği sahneyi kim bilir kaç kez sahnelediniz. Ama buna rağmen, ben sizin Orada Duruverseydi Zaman-Kemal’de ağladığınızı ve etkilendiğinizi gördüm.

Şimdi bile etkileniyorum. (Pınar Ayhan’ın gözleri dolar). Bu bir misyon… Bu sadece sahneye çıkıp bir şeyler anlatıp, şarkı söyleyip, paranı alıp gitme işi değil.  Zaten bu işe başlarken de, böyle başlamadım. Benim çok şükür ihtiyacım yok. Benim sanattan zengin olmak gibi bir derdim hiç olmadı, buna ihtiyacım da yok çok şükür mesleğimin bu olmasına rağmen. Ama her şeyin, her emeğin bir karşılığı olmalı ki devamı gelebilsin. Çünkü bu bir ekip işi, bir prodüksiyon ve bir üretim var. Müzisyenler, teknik elemanlar, koordinatörler var. Herkesin emeğinin karşılanması gerekiyor. İşte bu noktada maddiyata ihtiyaç var. Ama onun tatmin edildiği noktadan itibaren, ben artık misyonumu yerine getiriyorum.

 

Peki nedir Pınar Ayhan’ın misyonu?

Ben neden bir görev bilinci ile çıktım yola? Ben şarkı söyleyen, kendine iki albüm yapmış bir şarkıcıyım. Birtaraftan televizyonda programlar sunan, güzel sunmaya gayret eden, Türkçe’yi iyi kullanmaya gayret eden bir kadınım. Ama görev diye tutturup da, ‘Bu sefer başka bir şey yapacağım’ dememin sebebi ne? İnsan, içinde yaşadığı akvaryumun, fanusun ya da floranın bazen kirini pasını fark etmiyor. Çünkü alışıyor bulunduğu ortama. Saatlerce kaldığınız bir odanın ne kadar oksijensiz kaldığını siz fark etmezsiniz, dışarıdan gelen biri size bunu söyler. ‘Biraz camı aç da havalansın’ der.  O bunu size söyledikten sonra dışarı çıkıp tekrar içeri girdiğinizde içerisinin gerçekten havasız kaldığını anlayıp pencereyi açarsınız. İşte dışarı çıkıp yeniden içeri girdiğim zamanlarda fark ettim ki o üç dört sene önceki dönemlerde hem bireysel olarak, hem ülke olarak, hem dünya olarak, hem insanlık olarak bir şeyleri kaybetmiş gibi görünüyoruz. Yeterince eğitimli olmadığımız, eğitimli olmadığımız için Dünya’ya ve doğaya yeterince kıymet vermediğimiz gerçekleri çıkıyor ortaya. Ülkemize, Cumhuriyet’imize ve Atatürk’ümüze yeterince kıymet vermediğimizi fark ettim. ‘Ne yapmak lazım bunun için?’ dedim ve depodan babamdan kalan kitaplarından birini çıkarttım. Adı, Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı’ydı. Niyet ettiğimde bu işe, elime aldığım ilk kitap buydu. Onu okuduğumda fark ettim ki, aslında pek çok farklı gözden okumak lazım tarihi. Bu kitap doğruları söylüyor demiyorum ama farklı gözler tarihi bambaşka görmüş ve tarih boyunca da tek taraf yokmuş.

Birçok taraf varmış, o birçok tarafın gözleri belgeleriymiş, hatıralarıymış. Bunları araştırıp bulmak gerekirmiş. Okudukça merakım, heyecanım, bilgim arttı. Bu iş keyifli gelmeye başladı bana. Odaklı okumaya başladım. Okuduğum kitapların kaynakçalarını da okumaya başladım. Bir konu başka hangi kaynaklardan araştırılmış, bulunmuş… Bu şekilde takip ederken ana kaynaklara, bir fikrin ilk olarak çıktığı yere ulaşmaya başladım. Bu bir iz sürmeye dönüştü ve izleri sürdükçe, iş okumaktan çıktı, anlamaya dönüştü. Özü yakalamaya başladım ve hala bu arayış içindeyim. Ama en çok da tarihimizi ve Atatürk’ümüzü anlamaya başlayınca keyif aldım. Çünkü bize bugüne kadar öğretilenlerin ya da Atatürk’ün bize verilen sözleri, işte Nutuk olsun, Gençliğe Hitabe olsun, Bursa Nutku olsun. Bunları bize okuttular, hatta ezberlettiler. Ama biz idrak etmemişiz, çok da hazmetmemişiz. Okumuşuz, ezberlemişiz, bize not verilmiş, geçer not almışız, bitmiş. Ama o niye yazılmış? Orada ne anlatılmaya çalışılıyor? Bizi ne konuda uyarmış? Bunları anlayınca, özellikle de Gençliğe Hitabe’nin çok önemli olduğunu, bir mesaj, geleceğe bir mektup olduğunu fark ettim, aydınlandım.

Bunlar bana keyif vermeye başladı. Sonra baktım ki anlatmayı seviyorum, beceriyorum da, şarkılar da söylüyorum. Zaten sonradan okudukça öğrendim ki, özellikle gençlere tarih öğretmeni olmayı salık verirmiş Atatürk. Çünkü ‘Özümüzü bilmek zorundayız’ dermiş. Özümüzü bilirsek tutunuruz, ait hissederiz kendimizi bir şeylere ve sahip çıkarız varlığımıza, kimliğimize. İşte o zaman yürüyebiliriz, bir yol çizebiliriz kendimize. Yolunuz olmazsa nereye gideceğinizi bilemezsiniz, ormanda kaybolursunuz. Ama bir pusulanız olursa, bir yol çizebilirseniz kendinize, kendinizi ait hissettiğiniz bir yol, o yolda dimdik yürürseniz hedefe de kolay ulaşırsınız. Bu büyük adamı anlamanın her şeye iyi geldiğini fark ettim. Ruha, kalbe, zihne… Her şeye iyi geldiğini.

 

Pınar Abla aslında Edebiyat okumuşsun ama sonra müziğe başlamışsın, müziğe merakın nasıl oluştu?

Müziğe merakım hep vardı, önce sonra değil. Mesela iki yaşındayken duvara kulağımı dayarmışım, karşı komşunun piyano konserlerini dinlermişim. Müzik hayatımda hep oldu, hiç bitmedi. İlkokulda sınıf sınıf gezdirirlerdi beni, konser verirdim. Hem de Türk Sanat Müziği okurdum. Çünkü rahmetli babam çok severdi. Ondan sonra ortaokul ve lisede, yıllarca okul orkestrasının solistliğini yaptım. Zavallı diğerleri, ben mezun olana kadar onlara sıra gelmedi. Sonra üniversitede televizyon başladı. Televizyonda şarkılar söylemeye başladım, albüm yaptım. Yani müzik hayatımda hep oldu. Annem ilkokulda beni konservatuar sınavlarına sokmayı düşünmüş ama babam demiş ki;  ‘Bir mesleği olsun, müzik hep olur.’ Halbuki benim mesleğim buymuş. Burada da büyük bir ders var. Bu bir klişedir ama ben bunu yaşayarak öğrendim. O yüzden buna çocuklarımda çok dikkat ediyorum, özen gösteriyorum. Gerçekten sevilen, iyi yapılan iş aslında işin ta kendisi. Parası da pulu da mutluluğu da huzuru da iyi yapılan işten çıkıyor. Çünkü severek yapılıyor.

 

Orada Duruverseydi Zaman ismi ve fikri tam olarak kimden çıktı?

Bir babalar günüydü. Benim, babamla çocukluğumdan kalan en sevdiğim fotoğraf, gençlik parkında, yükselip alçalan uçaklarda çektirdiğimiz fotoğraftı. Ben babamı öyle kolay kolay kahkaha atarken hiç hatırlamıyorum. Çok az gülerdi, hüzünlü bir insandı; çok dolu dolu bir insandı, ama hüzünlü bir insandı. Fakat o fotoğrafta ikimizde o kadar güzel kahkaha atmışız ki, o kadar mutluyuz ki. Belki de hayatımızın en mutlu fotoğrafı. O fotoğrafı koymuştum Facebook’a ve ‘Orada duruverseydi zaman’ yazarak paylaşmışım babalar günü için. Sonra bir baktım herkes o kadar çok beğendi ki o sözü, ‘Hakikaten orada duruverseydi zaman’ diye paylaştı herkes. Dur dedim ya, hayatımızı bazen hüzünlü anlarda durdurmak isteriz, bazen sevinçli anlarda. Öyle çok anımız var ki öyle. Bu gösterinin adı bu şekilde Orada Duruverseydi Zaman oldu.

 

Pınar Abla Ankara’nın bir köyünde bir projeniz varmış. Nasıl bir proje bu?

Evet, Ankara’nın bir köyünde çalışmalar yapıyoruz. Şimdi köylülerle birlikte orada bir bina inşa ediyoruz. Ama bu da metaforik yani hem fiziken bir bina inşa ediyoruz hem de yaşam inşa ediyoruz. Eğitim, sanat, kültür konularında o köyde çalışmalar yapacağız.

 

O köydeki eğitimden kimler faydalanabilecek?

Herkes. Yaşlılar, çocuklar, orta yaşlılar, kadınlar, erkekler. Herkesi ilgilendiren konularda bir araya geleceğiz orada. Burada asıl hedef, şehirden olsun, ilçeden olsun, köyden olsun herkesi orada buluşturmak, tanıştırmak. Sadece şehirli köylüye bilgi vermeyecek, köylü de şehirliye bilgi verecek. Yani toprağı, bitkiyi, tohumu, hayvanı anlatacak. Şehirli de iş kurmayı anlatacak. Herkes birbirine imece usulü bilgi verecek.

 

Peki köylüler bu durumdan memnun mu?

Hem şaşkınlar hem de heyecanlılar. İşin sonlanıp sonlanmayacağını merak ediyorlar. Halbuki bu bir son olmayacak, bittiği yerde sürekli bir şey başlayacak. ‘Acaba bu okul binası bitecek mi?’, ‘Acaba dedikleri eğitim olacak mı?’ diye merakla bekliyorlar şu an.

 

Orada Duruverseydi Zaman için iki yıl araştırma yapmışsınız, bunu yaparken en çok neye dikkat ettiniz?

Bravo, güzel soru. Araştırma yaparken doğru bilgiye ulaşabilmek için eğer mümkünse belgelerin aslına ulaşmak, kütüphaneleri kurcalamak, izin alıp arşivlere girmek gerekir. Osmanlı Dönemi’ne dayanıyorsa, iyi bir çevirmenle çalışmak; eğer yakın zamana dayanıyorsa, olayın şahısları ile birebir görüşmek, röportajlar yapmak gerekir. Abdullah Özkucur şu an 100 yaşında. Ben, kendisinden dinlediğim hikayeleri anlatıyorum gösteride, çok kıymetli, ilk ağız. Hali hazırda yaşayan kişilerden dinlemek çok keyifli ve çok kıymetli. Mesela Karadeniz Vapuru, Mustafa Sagir hikayesi bunlar bir yerlere yazılmış ve kalmış. Eski gazeteler, belgeler hepsinden faydalandık. Tabi bir ekibiz, ilk başta tek başıma başladım ama kocaman bir ekip olduk. Banu Mertyürek Güler benim metin yazarım. Onunla beraber çalışıyoruz. Orada Duruverseydi Zaman’daki hikayeleri ben seçmiştim, sonra o yazıya döktü. Daha sonra onu süsledik. Ben şiirler koyuyorum bazen araya veya başka bir cümle ekliyorum. Çünkü bizim gösterimiz tiyatro değil. Bir tiyatro eseri zaten yazılmıştır. Sen onu ezberlersin ve çıkar sahnede oynarsın. Ama Orada Duruverseydi Zaman’ın metnini biz değiştiriyoruz. Mesela yeni bilgiler öğreniyoruz ve oyunumuza ekliyoruz. Ben bu yüzden senaryo demiyorum, metin diyorum.

 

Pınar Abla, çocukken herkesin bir hayali olur, sen hep şarkıcı olmak istiyor muydun? 

On dokuz Aralık’ta anlatacağım. Orada eski yılları ve yılbaşılarını canlandıracağız. Yetmişler, seksenler, doksanlar. Seksenlerde, Ajda PEKKAN, Eurovision Şarkı Yarışması’na Petrol adında bir şarkıyla katılmıştı. Kuzenlerimi iki yanıma alırdım, onlar vokalistim olurlardı. Elimde mikrofon, şarkı söylerdim. ‘Şarkıcı olacağım’ demeye gerek duymadım. Çünkü zaten şarkıcıydım. ‘Ben büyüyünce şarkıcı olacağım’ demedim ki hep öyleydim zaten. Ama kendimi hep geliştirdim. Şimdi geriye bakıyorum, hep kurslara gitmişim. Ya dil ya diksiyon kursuna. Ama bunda anemin de payı var, beni hep oradan oraya eğitimlere götürürdü.

 

Atatürk’ün yaşadığı dönemle ilgili sizi en çok etkileyen hikaye veya olay neydi?

Beni en çok etkileyen tek bir şeysöyleyemem ama son zamanlarda dilimde olan bir şey var. Çok kuvvetli bir olay o. ‘Geldikleri gibi giderler!’ cümlesinin hikayesi. Birinci Dünya Savaşı bitmiş, yenilmişiz. Atatürk’ün o kadar çabasına rağmen, sadrazamları ve padişahı o kadar uyarmasına rağmen mecburen Şam’a gidiyor. Silahları toplayacak, orduyu dağıtacak. On üç Kasım günü görevini bitirip İstanbul’a dönüyor. Haydarpaşa’dan vapura binecek ve karşıya geçecek. Fakat bir türlü gidemiyor, ‘Neler oluyor burada?’ diyor. Boğazda trafik var, tıklım tıklım. Zırhlılar giriyor içeri. Elli beş tane gemi, yan yana tıklım tıklım boğazın içinde. “Neyin nesi bu?’ diyor, ‘İşgal kuvvetlerinin donanması giriyor İstanbul’a’ diyorlar. Kahroluyor, ‘Arkadaş, hani biz Çanakkale’de demirden kapıları kapatmıştık, hani İstanbul’u kurtarmıştık. Ne oldu şimdi?’ Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Sonra biniyor vapura Cevat Abbas ile beraber. Onların arasından yüreği yarıla yarıla geçerken, ‘Geldikleri gibi giderler!’ diyor. Yaveri Cevat Abbas da, ‘Giderler değil mi Paşam? Sen gönderirsin onları değil mi Paşam?’ diyor. Bu aralar bu olay beni çok etkiliyor.

 

Bir kadın olarak müzik eşliğinde tarih anlatan tek kadınsın Pınar Abla, yanlış bilmiyorum değil mi?

Evet, bunu yapan birkadın yok şu anda benden başka. Ben bunu ilk olarak Metin Uca’ya söylediğimde, “Büyük bir avantajın var.” dedi. Kadınsın, tarih anlatacaksın, üstelik şarkı söyleyeceksin. Her şeyi sen yapacaksın. Çok büyük ayrıcalık. İlham aldıklarım var. Ama sonuçta o işin duygusu sende bitiyor. Çünkü sen yaptığın zaman, kendi iç dünyanla da bir güzel yoğuruyorsun, kendi bakış açın da giriyor işin içine. Biz tabii ki pek çok hikayeyi biraz kadın dili ile de anlatıyoruz. Mesela, ‘Belkıs Hanımcığım, size çok aşık olan olmuş, siz hangisine aşık oldunuz?’ şeklinde anlatmaz bir erkek. Biz buralardan biraz işin dedikodusuna giriyoruz. Çünkü gerçekten bazı şeyler dedikodu. Kim kime ne demiş, ne yapmış… Bunu dedikodudan kurtaran şey bilim, belge bunlar çok önemli.

 

Pınar Abla, sana çok teşekkür ediyorum. İlk röportajımı senin gibi değerli ve kendime örnek aldığım bir sanatçı ile yapmak beni çok gururlandırdı. Senin dediğin gibi daima Atatürk’ün izinden gideceğim.




ETİKET :   bilge çolak pınar ayhan orada duruverseydi zaman-kemal mustafa kemal atatürk gazi paşa ulu önder atatürk

Tümü