ADIM ADIM ATİNA

İlimizde geniş bir kesim tarafından tanınan, Arke Organizasyon’un sahibi Birgül Bilger, uzun süredir planladığı Atina seyahatini geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdi. Bu güzel kentin yasemin kokulu sokaklarını adım adım keşfeden Bilger, tarihle iç içe geçen birkaç günlük gezisinin notlarını Kocaeli Life okurlarıyla paylaştı

17:05:30 | 2017-08-07

Bizde ucuz bilet ve otel işleri, kızım Ceren’den yani ‘Küçük Karabalık’tan sorulur.

Kış gibiydi, Ceren’e dedim ki “ben artık Atina’yı görmek istiyorum; ne yap et, beni oraya götür”. Bizimki araştırdı, falan etti, filan etti baktım ucuz bileti de bulmuş, oteli de bulmuş; hatta otel değil eni konu bir haftalığına ev tutmuş.

Meğer, bu seyahat işleri çok ilerlemiş. ‘Airbnb’ diye bir site var. Girip bakıyorsunuz, istediğiniz evi istediğiniz kadar kiralıyorsunuz. Malum, otel-motel yıldız işlerini pek sevmediğim için tam bana göre! Meşhuuur sırt çantamı hazırladım: 2 tişört, 1 pantolon. Şampuan yok, diş macunu falan da yok çünkü kozmetikle ilgili her şey daima benim yol arkadaşlarımda mevcut. Hayatımda ilk defa sabahın körü bir gidişe denk gelmemenin mutluluğuyla vardık Sabiha Gökçen’e. Bendeniz yeşil pasaportumun gururu ile ‘vize mize yok, kolay’ diye kızıma hava ataraktan kuyruğa girdim. Memur pasaportuma baktı, ooooooğ yeşil… “Siz şimdi sıradan çıkacaksınız, gideceksiniz, ön sorgulama yapılacak” dedi. Neden? Çünkü yeşil pasaport. Çünkü FETÖ’cü olma ihtimalim var. Ön sorgulamaya gittim, tekrar sıraya girdim, bileti bastırdım. Tekrar ön sorgulamaya gittim. Damgaladılar. Tekrar pasaport kuyruğuna girdim. ‘Hayır, bozmayacağım sinirlerimi, bozmayacağım!’ diye diye nihayet öbür tarafa geçtim.

SESSİZ, SAKİN, HUZURLU

Bindik uçağa, kemerimizi bağladılar, çay ikram ettiler ve Elefterios Venizelos’a indik! Bu kadar kısa yani. Tavsiye ederim, vallahi Atina bir çay içimliği mesafede. Atina, Yunanistan’ın başkenti ve yaklaşık 4 buçuk milyon kişilik nüfusuyla en büyük şehri. Yunanistan şehrinin ismi, ‘akıllılık, zeka tanrıçası’ olan Athena’dan geliyor. Bizi şehir merkezine götürecek otobüsle, yaklaşık 45 dakika sonra Syntagma Meydanı’na geldik. Buradan taksiye binip kalacağımız eve gideceğiz de “ben bir kahve içmeden şuradan şuraya gitmem” dedim, Ceren’e.

Seyahat işlerinde aceleyi, koştur koştur gezmeyi sevmem. İçine sindireceksin, arkadaş! Yaşayarak geçeceksin ki o şehirden lezzeti kalabilsin hatıralarında bir yerde.

Sonra bindik taksiye, doğru Mets’de kiraladığımız eve. Nişantaşı gibi bir semt ama alabildiğine sakin. Neredeyse bütün caddelerde zeytin ağacı dikili. Trafik denen canavardan eser yok… Ya küçük arabalara biniyorlar ya da motosiklet kullanıyorlar. Hop, beş dakikada geldik eve. Nohut oda bakla sofa bir ev ama oldukça konforlu. Yemek saatimiz geldi. Gideceğimiz restoranın adı, Sugar and Sold. Yürüyoruz; sokaklar yasemin kokuyor ve çok tenha. Nihayet bulduk restoranı.

Yol üstünde, üç katlı, şirin bir ev ve minik bir bahçe. Yol üstü ama araba yok, gürültü yok, gelen geçen yok. Müzik zaten güzel. Nasıl huzurlu anlatamam. İlk sipariş tabii ki Greek salata, ardından şefin tavsiyesiyle muhteşem bir mantar yemeği. Ama nasıl bir mantar, hayatımda böylesini yemedim.

Akropolis Müzesi

DOKUNMAK YASAK

Yurtdışına gittiğimiz zaman en zorlandığım olay, kahvaltıdır. Yok çünkü yok! Bu arkadaşlar kahvaltı etmesini bilmiyorlar. Neymiş kahve içiyorlarmış, neymiş kruvasan yiyorlarmış. Ben anlamam arkadaş! Kahvaltıda çay, zeytin ve peynir üçlüsünden en az ikisi yoksa yıkarım o ülkeyi kendi başıma. Bak öğlen ve akşam umurumda değil, ille de kahvaltı.

Neyse mahallede bulduk bir pastane, garibimin elinde dört tane siyah çay poşeti vardı, onun da tamamını ben hallettim; hatta yarısını Ceren’le bölüştük. Bize özel peynirli sandviç yaptılar, sonrası muhteşem tarçınlı kurabiyeler falan.

Bugün Akropolis’e gideceğiz. Koca dağı tırmanacağız da benim hasarlı bacağın itirazı olacak mı bakalım buna! Olacak mı derken, arkadaş ne ehli keyif hasarlı bacakmış, İzmit’te on adım yürüyünce bıçak gibi saplanan ağrı, günde 20 kilometreye bana mısın demedi!

Hadrian Kapısı’nda bir foto, başladık yürümeye. Bir hayli fazla merdiven var ama maşallah ben adeta bir keçi kuvvetinde ve kudretindeyim. Biletler kişi başı 20 Euro. Şansımıza çok sıra yoktu da başladık keşfe. Deniz seviyesinden 150 metre yüksekteyiz. Akropolis’in içindeki en büyük ve gösterişli tapınak, şehrin koruyucu tanrıçası olarak kabul edilen Athena adına yapılmış olan Parthenon tapınağı. Atina şehrinin zirvede olduğu bir zamanda ve dönemin şartlarına göre çok kısa sayılabilecek bir sürede, 10 yılda inşa edilmiş. Sütunlara ve diğer yapı taşlarına dokunmak yasak. Tapınağın içine de giremiyorsunuz; sadece karşıdan bakabiliyorsunuz. Yapıldığı dönem itibari ile görkemli sütunlarının içinde Athena’nın dev bir heykeli bulunuyor. Çatısının ön ve arka cephelerinde Athena’nın doğumunu, Athena ile Poseidon’un yarışmasını anlatan heykeller; çevreleyen şeritte ise çeşitli savaşların hikayesine yer verilmiş. İlk olarak yangınla zarar görmüş, daha sonra Hristiyanların hışmına uğrayarak kiliseye çevrilmiş. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılmış, Osmanlı-Venedik savaşı sırasında cephanelik olarak görev yaparken bombalanarak en büyük yarayı almış. 1800’lerde ise Anadolu’yu da yağmalayan İngilizler tarafından yağmalanarak bugüne kadar gelmeyi başarmış. İnşası 10 yıl gibi bir sürede tamamlanan Parthenon’un restorasyon çalışmaları ise 1975 yılından bu yana devam ediyormuş. Yunanlılar 2 bin 500 yıl önce 10 yılda bitirdikleri tapınağı, 40 yıldır restore edememişler.

Oradan geçtik, Erekhtheion’a. Hemen yanı başında zaten…

Hikayeye göre Atina şehrinin koruyucu tanrısı olmak için Athena ve Poseidon arasında bir yarış düzenlenir. Hangisinin vereceği hediye daha yararlı olacaksa, şehrin tanrısı o olacaktır. İlk olarak Poseidon elindeki 3 başlı mızrağı yere vurur ve bir çeşme ortaya çıkar. Önce herkes sevinir ancak denizlerin tanrısı Poseidon’un çeşmesi tuzlanır ve pek bir işe yaramaz. Sıra Athena’ya gelmiştir. Athena da elindeki mızrağı yere vurur ve ortaya bir zeytin ağacı çıkar. Dünyadaki barışı ve refahı temsil eden bu ağaç halk tarafından benimsenir ve Athena, şehrin tanrısı ilan edilir. Ya, gördünüz mü bizim yok etmeye çalıştığımız zeytinin marifetlerini. Sırasıyla gördüklerimiz Athena Nike Tapınağı, Dionysos Tiyatrosu, Odeon of Herodes Atticus, tarihin içinde kendinizi kaybettiğiniz ve sürekli olarak ‘bu taşlar nasıl taşınmış, nasıl üst üste konulmuş?’ diye düşünmekten kendinizi alamadığınız yerler.

Monastiraki Meydanı

MUHTEŞEM AKROPOLİS MÜZESİ

Hava sıcak. Aşağıya inerken oturduk bir ağacın altına suyumuzu içtik; buradan sonraki durak, Akropolis Müzesi.

Vay arkadaş, vay arkadaş! Hayatımda gördüğüm en güzel müze. Hemen tarihi alanın yamacında yer alıyor ve Akropolis’ten çıktıktan sonra kolaylıkla bulunabiliyor. Müzenin kendisi de zaten tarihi kalıntıların üzerine inşa edilmiş. Binanın şeffaf malzemeden yapılan zemini sayesinde aşağıda bulunan kalıntıları da görebilmek mümkün hale gelmiş.

Eserler üç katta sergileniyor. Birinci katta Akropolis’in yamaçlarından çıkarılan tarihi eserler var. Sanki Akropolis’e tırmanıyormuş hissi ile uzun ve dik açılı bir koridordan yukarı çıktığınızda, Nike ve Erechtheion Tapınağı ile ünlülerin evlerinin içinde bulunan tarihi eşyalar ve heykelleri görebiliyorsunuz. Bununla birlikte aynı katta Akropolis’te bulunan Erectheion, Nike Tapınağı ve Propylaea gibi binaların maketleri yer alıyor.

Müzenin 2. ve 3.katı arasında bulunan ara katta müze mağazası ve restoranı var. Restoranın yemeklerini tatmadım ancak manzarası müthiş. Neyse efendim, akşamı ettik. Ceren’e dedim ki ‘sen dön, ben gezmeye devam edeceğim. Akşam yemeğinde buluşuruz.’ Nazlıdır biraz çünkü.

Amanin! Artık Monastrakisi mi kaldı arkadaş, Plakası mı kaldı? Yani Atina kazan ben kepçe dolanıyorum. Yoruldum mu? Oturuyorum bir kafeye, ‘getir kardeşim bana bir Greek kahvesi, olmadı çay getir.’ Monastiraki, Sultanahmet gibi bir yer. Çok güzel tavernalar, restoranlar, hediyelik eşya satıcıları var. Hepsine girdim hemen hemen. Oradan ver elini, Plaka. Burası da tavernaların, hediyelik eşya dükkanlarının olduğu bir bölge. Eh, artık Atina’nın sokaklarını karış karış biliyorum. Hatta meşhur bit pazarını bile kendi kendime buldum gezerken, o kadar yani. Bu arada akşam olmakta. Ceren’i aradım. “Sen geldin mi lokantaya?”, ‘Geldim anne”. “At bir konum bakiiim!”. Bütün Atina’yı navigasyonla dolaştık ama çok zor oluyor yahu! Dümdüz giderken bir bakıyorsun bizimki şaşırmış, yolun ortasında öylece kalakalıyorsun. Konumu takip ederek gidiyorum. Çipras’ın konutunun önünden geçtim, konsolosluğumuzun önünden geçtim, girmediğim sokak kalmayınca navigasyon beni soktu bir ormana. Şehrin ortasında bir orman! Sonradan öğrendim ki Atina Milli Parkı’ymış orası. Neyse girdim patikaya, devam ediyorum ama o patika bir yere çıkmıyor. Dönüyorum, dolaşıyorum, labirent fareleri gibi çıkamıyorum işin içinden. Baktım karşıdan bir delikanlı geliyor, koşa koşa gittim “Allah rızası için beni bu parktan çıkar” dedim. Sağ olsun, bana kapıyı tarif etti. Çıktım. Oh! Derin bir nefes.

Bu arada karabalık arıyor ama ben tuhaf bir şekilde bir türlü hedefe varamıyorum. Çok uzakmış arkadaş! Hem de oldukça uzak. Sonunda vardım. Sokak arasında şirin mi şirin bir restoran. Yine salata, yine salata. O ara telefonumun adım sayarına baktım, tam 25 kilometre yürümüşüm. Verdiğim molaları içtiğim kahveleri saymıyorum, tabii ki.

ATİNA AYAKLARIMIZIN ALTINDA

Trafik yok denecek kadar az ki bunda Atinalıların motosiklet kullanımının etkili olduğunu düşünüyorum. Çok motosiklet var. Hayatımda görmediğim kadar Smart gördüm. Toplu taşıma rahat.

Burada gündüzler durgun, geceler inanılmaz hareketli. Herkes sokaklarda. Gündüz kafe olan mekanlar, akşam bara dönüşüyor. O kadar rahatlar ki kimse kimseyle ilgilenmiyor. Dükkanlar genellikle gündüz kapalı.

Derhal kendime bir Yunanlı arkadaş bulup siyasetten, hayattan falan konuşmam lazım. Yani şunu sormak istiyorum: “arkadaş; paramız yok, paramız yok diyorsunuz ama her gece barda, gönlüm hovarda yaşıyorsunuz. Bu nasıl iş! Bize de öğretin, biz de yaşayalım.”

Ertesi sabah, ver elini Kolonaki yani Atina’nın Nişantaşı semti. Burada, bana hiç hitap etmeyen çok lüks mağazalar var. Bizim asıl amacımız bu mağazalar değil, tabii ki. Asıl amaç, kentin en yüksek tepesi olan Lycabettus Dağı’na tırmanmak. Yok canım o kadar da değil. Biraz merdiven çıkıyorsunuz. Biraz dediğim, bilmem kaç bin basamak yani. Sonra teleferiğe biniyorsunuz.

Biz de biletimizi aldık, bindik. Hareket etti. Bir tünelden geçiyoruz. Zannettik ki bir süre sonra çıkacağız tünelden. Heyhaaaat! Teleferik değil, korku tüneli mübarek. Neyse ki iki üç dakika sonra tepeye ulaştık. Bütün Atina ayaklarımızın altında. Agios Georgios Kilisesi adında bir şapel, bir de restoran var.

Fotoğraf çekip tekrar aşağı iniyoruz. Tabii ki çay-kahve faslı. Ardından Goulandris Kiklat Sanatı Müzesi.

Ara sokak içinde dikkat çekmemesine rağmen çok özel bir müze olduğu kesin. M.Ö.3000 yıllarına kadar giden eserleri barındırıyor. Ege Denizi içinde kalan ve M.Ö. 3300-2000 yılları arasında, günümüzde Ege Adaları olarak bilinen adalarda yaşamış olan Kiklad Uygarlığı, inanılmaz güzel eserler bırakmış.

Goulandris Kiklat Sanatı Müzesi


İZMİTLİ İZMİTLİYİ BULUR

Bir kahve molası için tekrar Akropolis’e gidiş ve Atina’da yaşayan İzmitli dost Gökhan’la buluşma. Unutmayın, dünyanın neresine gitseniz bir İzmitli bulursunuz.  Akşam, Girit lokantasındayız. Yenmez mi, içilmez mi? Sabah kalktık; şehir turu yapan, hani şu üstü açık sarı otobüslere bindik ve Pire’ye gittik. Pire, İzmir’in başka bir versiyonu. Zamanımız kısa diye pek gezemedik ama sahilde iki tur attık. Akşam, dünyanın en önemli barlarından biri olan The Clumsies’e gideceğiz. Ben sevmem pek barları ama görmek lazım. Sonuçta dünyanın en iyi ilk elli barından biriymiş.  İyi ki de sevmezmişim arkadaş, oturdum kalkmak bilmedim. Zaten dışarda da sağanak yağmur var. Bu arada yağmur var ama sokaklarda bir damla su yok. Neyse…  ‘Bu kadar gün geçirdim bu ülkede, bir Yunanlıyla şu Çipras’ı konuşamadım’ derken, barın işletmecisi selam vermez mi? Hemen sorgu-sual başladı bende.

Şikayet, şikayet… Yahu! Bu neyin şikayeti. ‘Para yok, Çipras sözlerini yerine getiremedi’ diyor. Aa! Tabii canım, emperyalist dünyanın ortasında adamın elinde sihirli değnek, hop dokunduracak her şey güllük gülistanlık.

Benim anladığım şu oldu: İnsanlar muhafazakar iktidarlardan çok fazla bir şey beklemiyorlar ama sosyalist bir lider geldiği zaman beklenti çok yüksek oluyor. Dolayısıyla da hemen pes ediyorlar. Bayağı konuştuk, sınırların gereksizliğinden birbirimize ne kadar benzediğimizden bahsettik. Gün sona erdi.

SON GÜN AGORA’DAYIZ

Gezinin dördüncü ve son gününü Agora’ya ayırdık. Agora; pazar yeri, toplanma yeri gibi anlamlara geliyor. Tabii, sadece insanların mallarını alıp sattığı yer olarak değil, aynı zamanda politikanın, ticaretin, felsefenin, dinin, sanatın ve atletizmin merkezi olmuş.

Burası aynı zamanda Socrates’in halka hitap ettiği, demokrasinin doğduğu ve St. Paul’un vaaz verdiği yer. İçinde birçok yapıyı barındırıyor ama ben en çok Stoa of Attalos’tan etkilendim.

Bizim Bergama Kralı II. Attalos tarafından yapılmış. 1956 yılında Amerikan Arkeoloji Okulu tarafından restore edilmiş ve şu an bu antik alanda bulunan tarihi eserlerin sergilendiği Agora Müzesi olarak kullanılıyor.  Müze içerisinde Atinalıların, Spartalılar’a karşı MÖ. 425’te kazandığı Pylos savaşında kullanılan Bronz Sparta Kalkanı, Atinalıların demokrasi kitabesi, Zafer Tanrıçası Nike’nin büstü gibi tarihi eserler var. Dışında ise mermer bir zeminde çeşitli heykeller sergileniyor. Sonra Hephaistos Tapınağı…

Orası, burası derken bitirdik koca Atina’yı. Bir daha gider miyim? Yüzde yüz giderim. Sadece yaşamak için, sadece yasemin kokulu sokaklarını koklamak için, sadece sokak müzisyenlerini dinlemek için bile, evet Atina’ya tekrar tekrar gidebilirim.