Yüzen şehir; STOCKHOLM

PAYLAŞ

Baltık Denizi kıyısındaki Stockholm, suyun ve ormanların içerisine saklanmış irili ufaklı adaları, gölleri ve kanallarıyla adeta yüzen bir şehir

HAZIRLAYAN: Birgül BİLGER

Oldum olası sıradan yerlere gitmeyi sevmem. Bu yüzden ‘Nereye gidiyorsun?’ diye soranlara ‘İsveç’ deyince kimse şaşırmadı ama ‘Ne işin var orada? İnsan Paris’e gider, Roma’ya gider’ diyen çok oldu. Elbette bir gün oralara da gideceğim ama önce acayip yerler. Tıpkı İsveç gibi. İsveç, dünyadaki en uygar ülkelerden biri. Vikingler’in diyarı. Aynı zamanda depresyon oranı en yüksek ülke. Ben de merak ettim, Vikingler hem çok uygar bir ülkede yaşayıp hem de neden depresyona giriyorlar diye. Ve sorumun cevabını daha ilk adımda buldum…

Stortorget Meydanı

NEDEN DEPRESİFLER?

Üç buçuk saatlik bir uçak yolculuğu sonrasında İsveç’in başkenti Stockholm’e indik. Hayatımda bu kadar sakin bir havaalanı görmedim. Bir Türk dostumuz aldı bizi havaalanından. Saat 15.00 gibi ama hava alacakaranlık. Şehrin bütün ışıkları yanıyor. Şimdi anladım neden depresifler: Güneş yok memlekette. Buz gibi bir hava. Biz gelmişiz 23 dereceden, donduk arkadaş donduk. Neyse, şehir merkezine doğru yola çıktık. Baktım ki şehre girişte otoban gişeleri gibi bir şey var, merak ettim sordum. Meğer Stockholm’de hafta içi şehre girmek ücretliymiş. Dolayısıyla trafik sıfır. Sonradan öğrendim, çalışma saatlerini de farklı tutmuşlar ki herkes aynı anda trafiğe çıkmasın. ‘Biraz yürüyelim’ dedik, merkeze indik. Önce bir şeyler yememiz lazım. En tanıdık neresi var? Tabii ki fast-food. Oturduk, iki hamburger mönü söyledik. Fiyatını hatırlamıyorum ama hayatımda yediğim en pahalı hamburgerdi. ‘Hamburger bu kadarsa yemek kim bilir ne kadardır?’ diye düşünmedim desem yalan olur. Karnımızda doydu, artık eski şehirdeki (Gamla Stan) otelimize gidebiliriz. Yürüyoruz. Ne kadar çok göçmen var! Çoğunluğu da Arap. O soğukta yerlerde yatıyorlar. Gerçekten şaşılacak iş. Bir köprüden geçerek ulaştık Gamla Stan’a. Hava iyice karardı. Daracık sokaklarda yürüyoruz. Bizim Ayvalık sokaklarına benziyor ama buradaki binalar o kadar yüksek ki insan şaşırıyor. Hem güneş yok hem binalar yüksek. İlginç.

AVM’LERİN KAPISI YOK!

Vardık otelimize. Tertemiz bir oda. Koridorlarda eski filmlere dair afişler ve şahane bir müzik. Kaldığımız odanın adı Hakuna Matata. Yarım saat güldük Ceren’le. Taa nerelerden gel, Hakuna Matata odasına çat. Biraz dinlendikten sonra attık kendimizi tekrar sokaklara. Eski şehir bizdeki gibi turistik eşya dükkanları ve lokantalardan oluşuyor. Yürüdük, yürüdük, yine köprüden geçip yeni şehre vardık. Bildiğimiz büyük mağazalar, alışveriş merkezleri. Dikkatimi çeken tek şey alışveriş merkezlerinin kapısı yok. Öyle giriyorsun yani. Geç yediğimiz için tekrar yemek yemedik o gün. Hamburgerin fiyatı da etkili olmuş olabilir tabii ki. Otele dönerken Ceren’e dedim ki “Gel kuzum, girelim şu markete, alalım ekmeğimizi ve dilimli kaşarımızı, Türk usulü kahvaltıyı kurtaralım bari.” Çay da geleneksel olarak bavulumda zaten. Öyle de yaptık. İyi ki de yapmışız yoksa Stockholm’de konsolosluğa falan sığınmak zorunda kalabilirdik hani. Yorulmuşuz. Saat 20.00’de uyuduk vallahi. Uyanıp Türk usulü kahvaltımızı yaptıktan sonra yola koyulduk. Gezeceğimiz o kadar çok müze var ki.

HAVA HEP KARANLIK

Sokaklar sakin. İsmini, üzerinde kurulduğu 14 adaya atfen ‘stock’(çok) ‘holm’(ada) sözcüklerinden almış, Venedik gibi bir şehir burası. Sabah oldu ama hava hala karanlık. Önce Gamla Stan’ı en ince ayrıntılarına kadar keşfetmemiz lazım. 1252 yılında kurulmuş eski şehir, olduğu gibi korunmuş. Sarı kırmızı rengindeki binaların arasında sanki bir film karesinde dolaşır gibiyiz. O kadar romantik yani. Biraz buzdolabının içinde dolaşmak gibi ama olsun. İlk durak Gamla Stan’da, Stortorget Meydanı’nda bulunan meşhur Nobel Müzesi. Çok büyük bir müze değil. 18. yüzyılda yapılmış bir binanın içinde yer alıyor. Bir rehber eşliğinde Alfred Nobel’in hayat hikayesini dinleyip, ödül alanlar hakkında bilgi ediniyorsunuz. Benim en çok sevdiğim bölüm, ödül alanların, ödül aldıklarını öğrendikleri andaki tepkilerinin kaydıydı. Kimisi inanmamış, kimisi ‘şimdi dersteyim’ diye kapatmış. Orhan Pamuk’la ilgili standı gördüm de Aziz Sancar’la ilgili standı göremedim.

Kraliyet Sarayı

600 ODALI SARAY

Oradan geçtik Kraliyet Sarayı’na. İsveç kralının resmi olarak kullandığı kraliyet sarayı da Gamla Stan bölgesinde. Stockholm Kraliyet Sarayı, 600’den fazla odası ile Kuzey Avrupa’nın en görkemli saraylarından birisiymiş. Birçok bölümü müze haline getirilen sarayda fotoğraf çekmek yasak. Büyük salonların ve diğer odaların dışarıya penceresi olmasına rağmen, pencereler gün ışığına kapatılmış ve mükemmel bir ışıklandırma ile aydınlatılmış. Odaların hepsi ziyaretçilere açık değil. Sarayda; balo solonu, büyük elçilerin misafir edildiği oda, kraliyet kitap koleksiyonunun bulunduğu oda, Kraliçe Christina’nın taç giyme töreni için 1650 yılında yaptırdığı ihtişamlı gümüş taht, heykellerin sergilendiği bölüm, kraliyet ailesinin tarihini anlatan resimlerin ve kıyafetlerin bulunduğu devlet odası ziyaretçilere açık. Duvarları ve tavanları altın varak kabartmalı odalar ve devasa el dokuması halıların döşendiği yaşam alanlarını gezerken, insanın aklı başından gidiyor vallahi. Sarayın avlusunda her gün saat 12.00’de yapılan, kadın askerlerin de bulunduğu, kraliyet muhafızlarının nöbet değişim töreni turistler tarafından oldukça rağbet görüyor. Diyorlar ki İsveçli genç erkeklerin çelimsizleşmesi üzerine, aradıkları fizik gücünü kadınlardan da karşılayabileceklerini düşünen İsveç ordusu, kadınları da askere almış. Yönetiminde parlamento başkanı, başbakan ve kralın olduğu İsveç Parlamento Binası, sarayın tam karşısında. O da çok görkemli bir bina.

İsveç Parlamento Binası

AÇIK HAVA SERGİSİ GİBİ

Ardından Storkyrkan’ı (Büyük Kilise) gezdik. Aziz Nicholas adına 1306 yılında inşa edilmiş. Kraliyet törenleri bu kilisede yapılıyor. Yakın zamanda Prenses Victoria’nın taç giyme ve düğün töreni de Kraliyet Sarayı’nın hemen yanı başında olan bu kilisede gerçekleşmiş. İnanılmaz bir ihtişam gerçekten. Tarihi şehirde binaların üzerindeki heykeller, kabartmalar, pencerelerdeki süslü demirler, sokak heykelleri o kadar estetik ki insana açık hava güzel sanatlar sergisinde geziyormuş hissini yaşatıyor. Zamanımız kısıtlı, o yüzden öğle yemeğini es geçip müzeleri gezmeye devam ediyoruz. Sıra Nordiska Müzesi’nde. İsveç’in kültürel gelişimini ve geleneklerini yansıtan bir müze ama benim ahir ömrümde gördüğüm en büyük, en gelişmiş etnografya müzesi diyebilirim. 500 yıllık eşyalar ve kıyafetler, günlük hayatla ilgili her şey sergileniyor. Davet masalarına kadar… Akşamı yaptık, etnografya müzesinin yanındaki bir restorana girdik. İnsanlar o kadar bakımlı ve tarz ki anlatamam. Biri-ikisi değil, hepsi öyle. İsveç’te göçmenler hariç kötü giyinen bir tek kişiye rastlamadım. Ne yedik? Benim şeker krizim tutmuştu, tatlımsı bir şeyler işte.

Vasa Müzesi

YÜZEMEYEN GEMİ; VASA

Ver elini Vasa Müzesi. Kapıdan içeri girdiğim anda dumur oldum. 1628’de yılında yapılmış gemi bütün ihtişamıyla karşımdaydı. O kadar büyük ki anlatamam. Hikayesi de çok ilginç. 1628 yılında 450 müfredatıyla denize açılıyor, 1 mil sonra batıyor! Sanırım üç-beş kişi kurtulabilmiş içinden. Gemi olduğu gibi duruyor, çünkü İsveç sularında bakteri üremiyormuş. 333 yıl sonra çıkartılıp, özel koruma metotlarıyla şimdi sergilendiği yere getiriliyor. İlginç olan şey, binanın geminin üstüne yapılmış olması. Dünyanın ayakta duran tek ahşap gemisi. Müzede bir zamanlar var olan gemi mürettebatına ait mataralar, çizmeler, eldivenler, eski zamanları hissettirmeye yetiyor. Cerenim, ben blues seviyorum diye bir konser bileti almış. Yavaş yavaş konserin gerçekleşeceği bara doğru yürümeye başlıyoruz. kafelerden birinde dinleniyoruz. Çay yok tabii ki. Var da meyve çayları. Beni kesmiyor. Capuccino ile idare etmeye çalışıyorum. Müzik şahane. İçerideki yaş ortalaması abartmıyorum 75. Ben bile genç kaldım yani. Biz ucuz olsun diye ayakta bilet almıştık. Birgül bu durur mu? Dakika bir gol bir, gittim kendime DJ kabininin yanında bir tabure buldum, oturdum. İki dakika sonra 75’liklerden biri fenalaştı. Ambulans geldi, adamı kaldırıp götürdüler. Aaaaaaa! Yirmi dakika sonra bir baktım bizim 75’lik dirilip tekrar bara geldi. Kendi kendime dedim ki: “Bizimkiler olsa şimdi hastaneye gitmiş, bütün evlatlarını da toplamış, veda ediyor olurdu.” Muhteşem bir konserden sonra yine yürüyerek döndük otelimize. Hep yürüdük Stockholm’de çünkü yürüyüş çok zevkli bu şehirde. Rengarenk binalar, renkli bir hayat. Ertesi gün feribot gezisine çıkıp adaları ya da şöyle diyelim Stockholm’ü denizden göreceğiz ama önce meşhur asansöre gitmemiz lazım. Maalesef inşaat nedeniyle aşağıdan giriş kapalı ama biz ısrarcıyız. Bir binanın içinden geçerek ulaştık en tepeye. Şehri tepeden görmek de güzel. Sonra o binadan bir köprüyle yukarıdaki sokağa bağlanıyorsun, o da ilginç. Sonra Naturhistoriska Riksmuseet. Stockholm’de gördüğüm müzelerin içerisinde, benim favori müzelerimden birsi de Naturhistoriska Riksmuseet oldu. Dünya çapında dokuz milyon hayvan, bitki, fosil koleksiyonu ve sunumuyla tam manasıyla bir müze. Ay! Unutuyordum ünlü ‘Otobüs’ filminin çekildiği meydanı da gördüm! Olof Palme’nin mezarını da. Bu arada “Hiç yemek yemediniz mi?” diye soracak olursanız, yedik tabii ki ama damak zevkime pek uygun olmadığı için herhalde beni etkileyen bir yemek olmadı. Merkezde bir sürü kebapçı var ama şimdi İsveç’e gelmişim, Adana Kebap mı yiyeceğim? Somon, patates falan takıldık işte. İsveç mutfağını et, balık ve patates olarak özetleyebilirim. Soğuk ülke olduğu için olsa gerek yağı, alkolü ve şekeri fazla tüketen bir millet İsveçliler. Stockholm’de her köşe başında bir şekerci dükkanı var. Market büyülüğündeki şekercilerde yüzlerce çeşit şeker satılıyor ve çocuk, genç, yaşlı insanlar torba dolusu şeker alıyor. Neyse bindik feribotumuza. Rehber anlatıyor. İsveç, 96 bin gölü ile göller cenneti. Stockholm ormanlarının içerisindeki irili ufaklı yüzlerce göl muhteşem manzaralar oluşturuyor. Ne evler var kıyıda arkadaş! Hele bir ev gördüm. Küçücük bir adanın üzerinde tek bir ev. Ulaşım botlarla yapılıyormuş ve buralarda zenginler oturuyormuş daha çok. Hatta deniz dolmuşları bile varmış. Üç saatlik geziden sonra ağzımız bir karışık açık dönüyoruz şehre. Gamla Stan’da bir restorana giriyoruz. Şef İzmirli çıkıyor, garson Diyarbakır’lı, diğer garson Yunanlı. İstanbul gibi çok uluslu bir şehir Stockholm ama sanırım yakın zamanda bir Arap istilasına uğramış. Ertesi gün metroyla gidiyoruz havaalanına. Memleket bizi bekler ne de olsa. Aklımda kalanlar soğuk, karanlık, güzel, sakin, şık, pahalı, renkli, her tarafı tarih kokan bir şehir. Gidin ama üç günden fazla kalmayın, çünkü rehin kalırsınız.

Bir Cevap Yazın