Mutlu keçiler adası... Gökçeada

Gökçeada’ya girerken “Yavaşlayın Gökçeada’dasınız” tabelasını görünce şaşırmayın! Gökçeada, dünyanın cittaslow / yavaş şehir ünvanına sahip tek adası

10:42:19 | 2016-08-04

 

Yavaş şehirleri, yaradılışları gereği her biri birer cittaslow olan ‘salyangozlar’ sembolize etse de Gökçeada’nın sembolü; keçiler. Her yerdeler...


 


    • Serpil ÇOLAK



 

gi

Yeni yerler keşfetmeyi seviyorum. Hele ki yanımda sevgili arkadaşım Birgül Yürüker varsa... Bilirsiniz, gezilerde yol arkadaşı çok önemlidir. Kafa dengi olması gerekir. Aksi taktirde yolculuğunuz burnunuzdan gelebilir. Ben bu konuda çok şanslıyım. Benim gibi düşünen, benim gibi hareket eden, konuşmadan anlaştığım, en önemlisi de yorulmak bilmeyen bir yol arkadaşım var.

 

Biz bir şehri yaya olarak saatlerce dolaşabiliriz. Özellikle yurt dışı gezilerinde panoramik turu reddedip, ‘durdurun otobüsü inecek var’ demişliğimiz çoktur.

 

Çünkü biz azla yetinmeyiz, gidilmesi gereken her yere gitmek, görülmesi gereken her şeyi görmek isteriz. Şehrin arka sokaklarında kaybolmayı, insanlarla sohbet etmeyi severiz. Tabii, yenilmesi gereken her şeyin tadına bakmak da ana prensibimiz.

 

Birgül’le birkaç yıl önce Bozcaada’yı keşfetmiştik, bu kez rotamızı Gökçeada’ya çevirdik. Yolculuğumuz o kadar renkliydi ki... İstanbul’dan çıktığımız an itibariyle neredeyse Çanakkale’ye kadar ‘günebakan’ yani ‘ayçiçeği’ tarlaları eşlik etti bize. Sağlı sollu sapsarı, yemyeşil, bir ressamın fırçasından çıkmış gibi tarlalar... Yolda kaç kez durup tarlalara daldığımızı, ayçiçekleri arasında kaybolduğumuzu hatırlamıyorum.


 

posiedon

 

SAKIN ŞOKA GİRMEYİN!

Tekirdağ’ı geçtikten sonra Malkara’dan itibaren karayolu trafiği de azalınca, Keşan tepelerini rahat rahat aştık, Saros Körfezi’ni seyrederek, 100 yıllık destan bölgesine, Gelibolu’ya ulaştık.

 

Gökçeada’ya giden feribot Kabatepe’den kalkıyor, o yüzden şehitliklerin içinden geçilerek limana varılıyor. Yolda o kadar çok mola verdik ki, her zamanki gibi feribota en son biz bindik. Minik bir tavsiye, yola çıkmadan önce feribot saatlerine mutlaka bakın, kendinizi ona göre ayarlayın!

 

Feribota bindiğimizde arkamızda kalan Anzak Koyu’na uzun uzun baktık, yaklaşık bir buçuk saat süren yolculuğun ardından adaya ulaştık. Ve şok. Birkaç yıl önce gittiğimiz Bozcaada bizi görkemli kalesiyle, kumsalıyla, balıkçı lokantalarıyla, kısacası bütün ihtişamıyla karşılarken, Gökçeada için aynı şeyi söylemek mümkün değildi. Sapsarı, kurak, çorak bir yer. Çevrede bakımsız, yıkık dökük birkaç evden başka bir şey yok. Yeşil deseniz hiç yok. “Aman Allahım biz nereye geldik” şeklinde bir hayal kırıklığı yaşamadık dersem yalan olur.

 

Sonra öğrendik ki indiğimiz yer, yani Kuzulimanı bir yerleşim alanı değilmiş. Gökçeada da o kadar kurak ve çorak değilmiş. Hatta su bakımından en zengin adalardan biriymiş. Adanın içine doğru ilerledikçe yemyeşil ormanlar karşıladı bizi. Bir de kekik kokusu. Ve tabii ki keçiler.


 

keçi

 

KEÇİLER HER YERDE

 

Gökçeada’da her adım başı bir keçiye rastlamanız mümkün. Ak keçiler, kara keçiler, kahve renkli keçiler, sakallı keçiler, yanlarında birer oğlakla gezinen keçiler…

 

Yollarda yatan, ağaçlara tırmanan, hatta evlerin çatılarına çıkan keçiler… Deniz kenarına kadar inip kumsalda yürüyüş yapan keçiler bile var.

 

Gökçeada’da yırtıcı hayvan bulunmadığından keçiler o kadar özgür ki… Adada ilk kurulan organik çiftliklerden birinin adının “Mutlu Keçiler Çifliği” olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım.

 

Hepsi o kadar masum ve mutlular ki. Dağda bayırda gezerken adadaki çeşit çeşit otları yiyor, sonra da evlerinin yolunu tutuyorlar.

 

Tamamen doğal bir ortamda beslenen keçilerin sütünden yapılan peynirin de yoğurdun da tadına doyum olmuyor. Kekik kokulu oğlak etini de unutmamak lazım. Adanın en meşhur yemeği oğlak çevirme.

 

Elbette yollarda pek çok koyun ve kuzuya da rastladık. Yol boyu sakin, dingin otlayan küçük sürülerle her karşılaştığımızda durup onları izledik. Onlarla birlikte yavaşlayarak doğaya ayak uydurduk. Ne de olsa ‘yavaş’ şehirdeydik.


 


dereköy

 

RUM KÖYLERİNİ GEZİN!

Gökçeada’da 5 eski Rum köyü var, hepsini ziyaret etmek mümkün. En meşhuru Zeytinli Köy.

Rumlar’ın yaşadığı bu köy Arnavut kaldırımlarıyla, çoğu restore edilmiş taş evleriyle, bakımlı bahçeleriyle, güleryüzlü ve kibar insanlarıyla görülmeye değer.

Zeytinli Köyü karış karış gezdikten sonra dibek kahvesiyle ünlenmiş Madam’ın Yeri’nde mola verdik. Madam her ne kadar vefat etmiş olsa da kahvesi hala işliyor, yaz-kış turistlerin akınına uğruyor.

Kahve haricinde yine bu köye özgü tatlılardan sakızlı muhallebiyi yemeden ayrılmayın!

Zeytinli Köy’ün bir özelliği de Ortodoks dünyasının ruhani lideri Fener Rum Patriği Bartholomeos Arhondoni’nin bu köyde dünyaya gelmiş olması. Köy sakinleri “Bir önceki patrik de bizim köyden çıktı, bundan sonraki patrik de buradan çıkacak” diyor.

Zeytinli Köyü’nden çıkıp Dereköy’e vardığımızda kendimizi biraz tuhaf hissettik. Terk edilmiş bir köy. Bomboş sokaklar, yıkılmaya yüz tutmuş evler… Gördüğümüz manzara karşısında üzüldük.

 

ağaç

 

625 YILLIK ÇINAR

Üçüncü durağımız Tepeköy oldu. Köye girmeden önce sapılan toprak yolda 625 yıllık bir çınar ağacı var. Asırlık çınarın çevrelediği bu alanda piknik yapabiliyorsunuz. Hemen yanındaki çeşmede, ellerinde bidonlarla sıra bekleyen insanlar görürseniz şaşırmayın. Dağlardan gelen buz gibi bu suyun meraklısı çok. Tepeköy’e gitmişken Baba Yorgo’nun yerine mutlaka uğrayın. Geceleri Rum meyhanesine dönüşen bu mekanda gündüzleri de muhteşem manzara eşliğinde yemek yiyebilirsiz. Tepeköy’ün ardından otelimizin de bulunduğu Kaleköy’de aldık soluğu.

Kaleköy daha çok Türkler’in yaşadığı bir köy. En az Zeytinli Köy kadar güzel. Kaleköy’ün daracık sokaklarını aşıp, otelimize The Castle Boutique Hotel’e vardık. Kaleköy’ün antik kale kalıntılarıyla iç içe bir otel. Kale duvarları yüzyıllar önce hangi taşlardan yapılmışsa, otel de o taşlardan yapılmış. Otelin arka bahçesindeki kapıdan kale kalıntılarına kolayca ulaşabiliyorsunuz. Gün batımını kale kalıntılarından seyretmek bir gelenek adada.

 

köy

 

RUM EVİNDEN OTEL

The Castle Boutique Hotel’in sahipleri İstanbullu Rukiye-Sadık Yıldız çifti bundan tam 30 yıl önce yazlık olarak aldıkları eski Rum evlerini 5 yıl önce otele çevirmişler. Müşterilerini evine gelmiş misafir gibi ağırlayan Rukiye Hanım, “Senede sadece 10 gün gelebiliyorduk. İstanbul’daki iş yerlerimizi kapattıktan sonra yazlık evimizi otele dönüştürdük. Şimdi 6 ay burada, 6 ay İstanbul’dayız” diyor.

Muhteşem bir manzaraya sahip The Castle Boutique Hotel’in 10 odası var. Odalar standart, deluxe ve suit olarak düzenlenmiş. Standart odalar 20-25 m2 büyüklüğünde, içerisinde 1 çift kişilik yatak, mutfak ve banyo bulunuyor. Deluxe odalar 25-30 m2 büyüklüğünde, içerisinde 1 geniş çift kişilik yatak,1 tek kişilik yatak, mutfak ve banyo bulunuyor. Suit odalar ise 30-35 m2 büyüklüğünde, 1+1 bağlantılı odalar şeklinde düzenlenmiş.

İlk girişte oturma bölümü ve açık mutfak sizleri bekliyor. Oturma bölümünde açılabilir kanepeler, yatak odası bölümünde ise 1 geniş çift kişilik yatak ve 1 tek kişilik yatak bulunuyor. Odaların girişleri müstakil, önlerinde kendilerine ait çardak ve masaları var. Otelin bahçesi ise meyve ağaçlarıyla dolu.

 

mustafanın-kayfesi-3

 

MUSTAFA’NIN KAYFESİ

Gökçeada' ya gelindiğinde "uğramadan gitmek olmaz" denilen tek yer Mustafa’nın Kayfesi. Mustafa'nın Kayfesi günün her saati uğrayabileceğiniz, kitabınızı unutsanız da zengin dergi arşivi sayesinde okuma yapabileceğiniz, hem yiyeceklerinin hem de ortamının tadına doyamayacağınız bir mekan.

 

Otelimize çok yakın olduğu için sabah ve akşam kahvelerimizi Mustafa’nın Kayfesi’nde içtik, kocaman çınar ağacının gölgesinde kendimizden geçtik. Dibek kahvesi ve damla sakızlı kahvenin yanı sıra mekanda sabahları zengin bir kahvaltı da var. Kahvaltı dışında tost, patates, damla sakızlı muhallebi gibi yiyecekler de bulunuyor.

 

Akşam yemeğimizi de yine otelimize yürüyüş mesafesinde bulunan İmroz Poseidon Restaurant’ta yedik. Yukarı Kaleköy'un zirvesinde, tarihi Cenevizliler Kalesi yanında bulunan restoran, kayalıkların üzerine yapılmış ahşap platformlar uzerinde hizmet veriyor. Konum itibariyle Ege'nin en özel denebilecek noktasında bulunuyor. Önünüzde masmavi Ege denizi, Semadirek Adası ve Gökçeada'nın ovaları mükemmel bir manzara oluşturuyor. Özellikle gün batımında çok etkileneceksiniz... Akşam yemekleri için aynı mevkide bulunan Yakamoz Restaurant’ı da tercih edebilirsiniz.


 

koy

KOYLARI ÇOK GÜZEL

Gökçeada’da denize girilebilecek olağanüstü güzellikte plajlar var. Adanın güneyinde yer alan Aydıncık plajı, ‘Kuzey Ege’nin Patara’sı olarak kabul ediliyor. Aydıncık burnu sert rüzgara rağmen kaba dalgaların oluşmasını engellediği için rüzgar sörfü yapanlar için de ideal. Sörf tutkunlarının çok kalabalıklaşan Çeşme Alaçatı’dan buraya kaçtığı söyleniyor.

Adanın dörtbir yanını çevreleyen mavi bayraklı Lazkoyu, Yıldızkoy, Uğurlu, Gizlikoy, Kuzulimanı gibi daha bir çok irili ufaklı doğal plajlarda, sakin, gürültüden uzak bir şekilde denize girebilirsiniz. Üçte ikisi imara tamamen kapalı, orman ve doğal yaşam alanı olarak koruma altına alınan Gökçeada’da organik tarım da yapılıyor. Zeytinlikler, bağlar ve arıcılık adada oldukça yaygın. Adanın asit derecesi düşük zeytinleri ve zeytinyağını, organik balını ve karadut reçeleni mutlaka tadın. Ayrıca zeytinyağından yapılmış kokulu sabunlarını da tavsiye ederim. Bir tavsiye daha. Efi Badem Kurabiyesi. Merkezdeki Meydani kahvesinin mükemmel ürünü bademli kurabiyelerin tadına doyamayacaksınız.