kocaeli , 28-11-2020

Tarih kokan şehir: Kiev

Ukrayna’nın gözbebeği Kiev; tarihi dokusu, etkileyici müzeleri, altın kubbeli kiliseleri, devasa heykelleri, yemyeşil parkları, lezzetli mutfağı ve renkli gece hayatıyla ziyaretçilerini büyülüyor

13:01:45 | 2020-11-11

Hazırlayan: Diş Hekimi Müzeyyen Topçu Tan & Dr. Ömer Tan

 

2019 yılının son haftalarında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve kısa sürede küresel bir salgın halini alan Koronavirüsün tüm dünyayı alt üst etmesinin sene-i devriyesi olacak! Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘etkili, hızlı, ölümcül, tehlikeli bir düşman’ diye tanımladığı bu virüsün bulaşıcılığı o kadar yüksek ki salgın kontrol altına alınsa bile sona ermesinin birkaç yılı bulacağı söyleniyor. Dolayısıyla yurt dışı ve yurt içi seyahatlerimizi biraz daha ertelememiz gerekiyor. Bu ortamda gündemden biraz uzaklaşıp, moral bulmak için eski gezilerimizi, seyahatlerimizi anımsamaya devam ediyoruz. Bu sayıda eşim Dr. Ömer Tan ile birlikte birkaç yıl önce uluslararası bir seminer için gittiğimiz Kiev gezimizi kaleme aldım. Keyifli okumalar.

Tarihi dokusu, kültürel yapısı, doğası ve ekonomik olması sebebiyle Ukrayna her zaman ilgimi çekmiştir ama doğu bloğu ülkeleri nedense beni hep ürkütmüştür. Bu nedenle Ukrayna uzun yıllar seyahat planlarımızda hiç yer almadı. Haksız da sayılmam, ömrümüzün yarısını Amerika önderliğinde batı bloğu ile Sovyetler Birliği önderliğinde doğu bloğunun ‘soğuk savaş’ denilen siyasi ve askeri gerginliği içinde geçirdik.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ise Ukrayna ve Rusya arasında Kırım’daki Karadeniz filosu ile ilgili anlaşmazlıklar, Turuncu Devrim, Doğu Ukrayna’da Rusya yanlısı ayrılıkçı güçler ile Ukrayna ordusu arasında bölgeyi kan gölüne çeviren çatışmalar, önemli bölümünü sivillerin oluşturduğu binlerce kişinin hayatını kaybetmesi, 2014 yılından beri iç savaşla uğraşması, Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi gibi nedenlerle sürekli bir kaos ortamında insanın kendini güvende hissetmemesi gayet doğal... 

Ukrayna, yüz yıllardır Moskova tarafından kontrol edilen ve Doğu Avrupa ile Batı Rusya arasında sıkışmış stratejik bir ülke. 24 Ağustos 1991 tarihinde Sovyetler Birliği’nden ayrıldı ama sıkıntıları bir türlü bitmedi. Buna rağmen tarih, doğa, kültür turizminin yanı sıra eğlenceli gece hayatı ve eğitim gibi sebeplerden dolayı ilgi çeken ülkelerden biri olma özelliğini koruyor. Avrupa ülkesi olmasına rağmen bizden vize istememesi hatta birkaç yıldır pasaporta gerek kalmadan yeni çipli kimliklerle ziyaret edilebilmesi de bu ülkeyi cazip hale getiriyor. 

 

RUHSUZ, RENKSİZ BİNALAR

Başkent Kiev’de yapılacak olan seminerimiz, üç günlüktü. İki gün de rahat rahat gezelim diye otelden beş günlük yer ayırtmıştık. Gitmeden önce her zaman olduğu gibi ön araştırma yaptım ki seminerden arta kalan zamanı ve kalan iki günü verimli kullanalım. Caddeleri, müzeleri, kiliseleri, parkları ve mimarisiyle ünlü Kiev’i keşfetmek için gideceğimiz lokasyonları belirledim.   

Otelimizi önceden ayırtmıştık ama uçak biletlerini alma konusunda biraz yavaş davrandığımız için bize epey pahalıya mal oldu. Aslında birkaç ay önceden uçak biletlerini almak, indirim günlerini takip etmek, aktarmalı gitmek gibi seçeneklerle çok ucuza bilet bulmak mümkün iken ihmalimiz yüzünden iki-üç katı para ödedik. Üstüne üstlük az kalsın uçağı da kaçırıyorduk. Aslında uçuş zamanından bir saat önce havaalanındaydık ama o kadar çok kuyruk vardı ki son anda check-in yaptırabildik. Kiev, İstanbul’dan iki saat uçuş mesafesinde. Havaalanından şehre gitmek ise yarım saat kadar sürüyor. Şehrin merkezine giderken yol boyunca ağaçların, parkların çokluğu dikkat çekiyor. Dikkat çeken bir başka ayrıntı da Sovyetler Birliği zamanında yapılan devasa ruhsuz, renksiz binalar.

Sabah uçağı ile gittiğimiz için otele yerleşip akşam seminer saatine kadar şehri keşfetmek için dışarı çıktık. Otelimiz şehir merkezinde olduğu için yürüme mesafesindeki küçük ama önemli kiliselerden St. Michael Kilisesi’ni gezdik. Yüksek beton binaların arasında biraz kaybolmuştu. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı ancak kilisenin dışında ve yan tarafındaki fresklerle bezeli mavi ahşap yapının önünde birkaç kare fotoğraf çektik. Otelimizin olduğu bölgede tarihi dokuyu bozan yeni yapılmış yüksek binalar vardı.   

 

 

OPERA BİNASINDA SEMİNER

Karasal iklime sahip Ukrayna’da gezmek için; haziran- eylül ayları, kayak yapmak için ise ocak-şubat ayları en uygun dönem. Temmuz ve ağustos ayları çok sıcak oluyormuş (Yaz aylarında liman kenti Odessa’ya gidilebilir). Gerçi bazen temmuzda soğuk ve yağmurlu olup, kışın sıcak bir havayla da karşılaşılabiliyormuş. Kısacası küresel iklim değişikliği nedeniyle mevsimler artık eskisi gibi değil! Biz eylül ayında gittik ve şansımıza beş gün boyunca pırıl pırıl güneşli, yazdan kalma bir hava vardı.

İlk günün heyecanıyla caddeleri, sokakları dolaşıp şehri keşfetmeye çalışırken, şehrin ünlü halk pazarı Bessarapsky’yi gördük. Kapalı bir alanda olan pazarda, yok yoktu. Kuyumcu dükkanı gezer gibi gezip, yiyebileceğimiz aperatif bir şeyler aldıktan sonra seminere hazırlanmak için otelimize döndük. 

Üç gün sürecek olan seminerin Ukrayna’nın en iyi operalarından biri kabul edilen Ulusal Opera Binası’nda yapılıyor olması bizi ziyadesiyle sevindirmişti. Çünkü görkemli ve etkileyici güzellikteki opera binaları her zaman gözümüze, gönlümüze ve kulağımıza hitap etmiştir. Yurt dışına gittiğimizde opera binalarını sadece gezmekle kalmaz, mutlaka bir opera ya da müzik dinletisine katılmaya çalışırız. Seminer bitiminde Ukrayna’nın sevilen sanatçılarından muhteşem bir performansla, unutamayacağımız bir opera izledik.

 

 

PARKLARIN İÇİNDEKİ GÜZEL ŞEHİR

Bin 500 yıldan fazla geçmişe sahip olan Kiev; yolları, geniş meydanları, parkları, sokakları ile dört mevsim tatil yapılacak, gezilecek güzel kentlerden biri olmasının yanı sıra Avrupa’nın en yeşil kentlerinden biri olma özelliğine sahip. Öyle ki Alman düşünür Goethe ‘İçinde parklar olan şehirleri gördüm ama parklar içinde şehri ilk kez gördüm’ der. Kiev’in parkları, dinlenmek, kitap okumak, piknik ve spor yapmak, temiz hava almak isteyenlerin uğrak noktası. Biz de hem bu parklardan birini gezmek hem de Kiev’i yukarıdan görmek için füniküler ile Dinyeper Nehri`ne bakan Volodymyrska Tepesi’ne çıktık. Buradan muhteşem şehir ve Dinyeper manzarasını seyrettik.

2200 metre uzunluğunda olan Dinyeper (Dnipro) Nehri, Ukrayna’yı ve Kiev’i ortadan ikiye bölüyor, Doğu Avrupa’da birçok ülkenin toprağından geçerek Karadeniz’e dökülüyor. Yazın yüzülen nehir, kışın donduğu için üzerinde buz pateni yapılıyor ve buzlar kırılarak balık tutuluyormuş. Tabii ki gemiler geçemiyormuş…

Parkta yürüyüş yapıp şehri seyrettikten sonra Halkların Dostluğu Kemeri’nin (People Friendship Arch) olduğu alana gittik. Gökkuşağı şeklinde olan ve altında iki işçinin heykelinden oluşan bu kemer ile yanındaki amfi tiyatro 1982 yılında inşa edilmiş. Devasa büyüklükteki bu kompozisyonun ana unsuru, Halkların Dostluğu Kemeri’ni elinde tutan bir Rus ve bir Ukraynalının olması. Rusya ile ilişkiler bozulduktan sonra bu kemerin sökülmesi gündeme gelmiş ama akıbeti ne oldu bilmiyorum.

Ortaklık bozulunca dostluk da bozuluyor demek ki! Geceleri ışıklandırılan bu anıt şehrin her yerinden görülüyor. Buradan da harika şehir manzarasını seyredebiliyorsunuz. Yine tepelerden Dinyeper’e bakınca Nazi-Sovyet savaşında hayatını kaybeden 7 milyondan fazla Ukraynalı asker anısına dikilen Anavatan Heykeli (Mother Motherland) de görülüyor.

 

 

EĞLENMEYİ SEVİYORLAR

Kiev’in en ünlü caddesi olan Kreşatik Caddesi (Khreshchatyk Street) hafta sonları trafiğe kapatılıyor ve tamamen yayalara ait oluyor. 1.2 km uzunluğundaki bu cadde tüm gününüzü dolu dolu geçirebileceğiniz, keyifli ve eğlenceli bir yer. Caddenin iki yanında dünyaca ünlü mağazalar, kafe ve restoranlar yer alıyor. Müzik yapanlar, spor yapanlar, ellerinde içecekleri ile gezenler, sohbet edenler, dans edenler kısacası cıvıl cıvıl bir topluluk karnaval havasında bütün gün ve gece eğleniyor. Bu kadar eğlenmeyi seven, sosyalleşen insanları görünce; 2014 yılında Özgürlük Meydanı’nda hükümet karşıtı gösterilerde yaşanan çatışmalarda ‘Bu eğlenceli insanlar nasıl birbirlerini yaraladılar, nasıl öldürebildiler?’ diye şaşırmadan edemiyorsunuz. Arkadaşlarımızla trafiğe kapalı bu caddede yürürken, savaş müzesini görmek istediğimi ama hemen her şey Kril Alfabesi ile yazılı olduğu için cesaret edemediğimi söyledim. Metro ile nasıl gideriz, hangi durakta ineriz diye konuşurken önümüzde yürüyen aile geri döndü. Konuşmalarımıza tanık olan aile meğerse Türk’müş, oğulları Kiev’de okuyormuş, onu ziyarete gelmişler. Bize savaş müzesine metroyla nasıl gideceğimizi, hangi durakta inip hangi sokaklara sapacağımızı tarif ettiler. Ukrayna’da çok Türk öğrenci olduğunu biliyordum ama yine de yolda yürürken karşılaşınca şaşırdım. Dünyanın neresine gidersen git mutlaka Türklerle karşılaşıyorsun.

Metroya inerken arzın merkezine seyahat ediyormuşçasına bir hisse kapıldım. İn, in bitmiyor. Metro 105 metre derinliğindeymiş meğer. Daha sonradan öğrendim ki 1960 yılında yapılan dünyanın en derin metrosu  ‘Arsenalna’  imiş. Bu metroda yürüyen merdivenler hiç bozuluyor mu acaba?  İnmesi neyse de çıkması felaket olur. Adamlar yıllar önce geniş geniş caddeler, yollar yapmış, yetmemiş metro yapmış. O günden bugünü düşünüp, ulaşım işini çözmüş… Bizim şehrimizde daha tramvaya 3 yıldır biniyoruz. O da hepi topu 15-20 km. uzunlukta. Metro çalışmalarına başlayamadık bile!

 

 

ÖZGÜRLÜK MEYDANI

60 milyon kişinin öldüğü 2. Dünya Savaşı’nda, Rusya’ya bağlı olan Ukrayna da çok kayıplar vermiş. Biz gidene kadar savaş müzesi kapanmıştı, sadece bahçesinde sergilenen uçak, tank, kamyon gibi araçları görebildik. Aslında bir yandan da müzenin kapalı olması iyi oldu. Sonradan internetten araştırınca öğrendim, insan derisinden yapılmış eldiven, sabun, kadın saçlarıyla doldurulmuş yatak gibi insanlık dışı malzemeleri, işkence aletlerini görmek bizi son derece üzer, sarsardı. İnsanları gaz odalarında öldürüp yaktıktan sonra kalan kemikleri öğütme makinasıyla öğüterek gübre bile yapmışlar. Savaşın ne kadar korkunç, ne kadar acımasız olduğunu görmek insanın tüylerini diken diken ediyor. Keşke savaşlar olmasa, dünyayı barış içinde yaşatacak liderler yönetse!

Kreşatik Caddesi’nin sonunda Özgürlük Meydanı var. Meydanda uzunca bir sütunun üzerinde yer alan heykel Ukrayna’nın bağımsızlığını temsil ediyor. Ukrayna’nın bağımsızlığı adına yapılmış bu görkemli anıttan ismini alan Özgürlük Meydanı, 90’lardan sonra Kiev’in simgesi haline gelmiş, adeta kalbi olmuş. Karşısında Lach Kapısı, üstünde şehrin sembolü olan baş melek Mikail (Michael) heykeli var. Burası Ukrayna’nın 3 önemli devriminin yapıldığı yer. Sovyetlerden ayrıldıktan sonra kutlamalar burada yapılmış ve bu nedenle buraya ‘Özgürlük Meydanı’ demişler. Daha sonra 2004’te Turuncu Devrim ve 2014’te Kanlı Devrim’in yapıldığı yer. Bu meydan oldukça popüler, özellikle hafta sonları çok kalabalık ve renkli bir meydan... Yine trafiğe kapanan cadde ile sokakta müzik yapan grupların, ressamların, hediyelik eşya satıcılarının halkla buluşma noktası. Hafta sonu etraftaki kafelerde, restoranlarda oturacak yer bulmak zor. 

 

 

KATEDRALLER ŞEHRİ

Kiev’de o kadar çok katedral ve kilise var ki ‘katedraller şehri’ diyebiliriz. Rus döneminden bugüne kadar 900’den fazla kilise ve katedral inşa edilmiş. Hepsini ne gezmek, ne anlatmak mümkün. Zaten sıkıcı da olur. Unesco Dünya Mirasları Koruma Listesi’nde olan Mağaralar Manastırı (Pechersk Lavra), Rusya’nın ilk Ortodoks manastırı olarak inşa edilmeye başlanan ve içinde otuzdan fazla bina olan dini bir kompleks. Lavra, 1051 yılında kuruluşundan bu yana Doğu Avrupa’da, Doğu Ortodoks Hristiyanlığının önemli bir merkezi olmuş. Mağaralar Manastırı’na ve yanındaki parka en az 3-4 saat ayırmak gerekiyor. Bizim o kadar zamanımız olmadığı için sadece dışarıdan bakıp, birkaç kare fotoğraf almakla yetindik.

Ülke için çok önemli olan Ayasofya Katedrali (Saint Sophia’s Cathedral), yeşil kubbeleri ve yanındaki çan kulesi ile Kiev’in en çok turist çeken yerlerinden biri. Çan kulesine çıkarak şehir manzarasını izleyebiliyorsunuz. 11. Yüzyıl’da inşa edilen Ayasofya Katedrali de UNESCO’nun korumasında.

St. Michael Altın Kubbeli Katedral (Saint Michael’s Golden-Domed Monastery) de UNESCO’nun dünya mirası listesinde. İbadete açık olan ihtişamlı katedral, altın kubbeleri ve mavi rengiyle dikkat çekiyor. Aziz Vladimir Katedrali (Saint Volodymyr’s Cathedral), Hristiyanlığı resmi devlet dini yapan ve Rusya’yı vaftiz eden Prens Vladimir’e adanmış, bu nedenle bu isim konulmuş.

Aziz Andreas Kilisesi (Saint Andrew’s Church) ise 18. Yüzyıl ortalarında inşa edilmiş. Kiev’in en eski caddelerinden biri olan Andreas Yokuşu’nda yer alıyor. Kiev’de bulunan kilise ve katedraller, Avrupa mimarisinin tersine oldukça renkli ve adeta bir görsel şölen yaşatıyor. Kiev merkezdeki binaların hemen hepsi tarihi ancak yeni yapılan bazı modern camdan binalar sanki bir hançer saplanmışçasına tarihi dokuyu bozmaya başlamış. Umarım bu binaların devamı gelmez!

 

 

ALTIN KAPI

Ukrayna’nın sembollerinden biri; Altın Kapı (Golden Gate). Tarihte bu kapı şehrin giriş kapısı olarak kullanılmış. Konstantinopolis’in altın kapısından esinlenen zamanın prensi yaptırmış. Eskiden Kiev’e girmek için bir altın veriliyormuş bu nedenle adı altın kapı anlamına gelen Golden Gate olarak anılıyor. Kapı ve etrafındaki duvarlar zamanla yıkılmış ancak tekrar inşa edilmiş, sembolik olarak duruyor. Kiev’de yeme içme konusunu genelde otelde ve otelin çevresindeki yerel otantik restoranlarda halletmeye çalıştık. Kiev’e ait yemekler bizim damak tadımıza uygun. Ukrayna mutfağı denilince akla ilk gelen bizde de yapılan pancar, kereviz, soğan, havuç gibi sebzelerden oluşan borş çorbası; mayasız hamurdan yapılan vareniki denilen bir çeşit mantı; çeşitli baharatlarla ve sarımsaklı tereyağı sosuyla tatlandırılmış katliyeta denilen tavuk kızartması; patates, soğan ve unla yapılan böreğe benzer deruny; yine bizde yapılan tavuk kievski ve peynirden yapılan bir kek çeşidi olan syrniki gibi lezzetleri tattık.

Şehrin her yerinde heykeller, binaların duvarlarında büstler var ancak açıklamalar genellikle Krill Alfabesi ile olduğu için neleri sembolize ettiğini tam anlayamadık. Binaların boş taraflarına reklam yerine güzel resimlerin yapılması hoşumuza gitti.    Her güzel şey gibi 5 günlük gezi de çok çabuk geçiverdi. Bu zaman diliminde neredeyse görülmesi gereken yerlerin yarısından fazlasını gördük ama gezemediğimiz, aklımızda kalan yerler de olmadı değil. Ulusal Kültür Müzesi, kıtlıkta yitirilenler anısına dikilen anıt, Kiev’e ismini veren kardeşlerin heykelinin bulunduğu tepe, Dinyeper kıyısındaki plajlar gibi…

Kim bilir, belki de pandemi biter bitmez planlayacağımız ilk seyahat Lviv- Odessa seyahati olur ve bu seyahatin son gününü de Kiev’de görmediğimiz yerleri görmeye ayırırız. Neden olmasın?  Nazım’ın dediği gibi ‘ama umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor’ değil mi?

ETİKET :   kiev gezi ukrayna tarihi doku etkileyici müzeler altın kubbeli kiliseler devasa heykeller yemyeşil parkları lezzetli mutfağı Müzeyyen Topçu Tan Dr. Ömer Tan