Spiritüel yanıyla bir kadın doğum uzmanından daha fazlası

Mutlu annelerin bebekleri de mutlu olur düşüncesinden yola çıkan Op. Dr. İnci Çavuşoğlu, Lotus Gebe’de verdiği eğitimlerle mutlu nesiller yetiştirmeyi hedefliyor

19:20:52 | 2017-05-01

Mayıs ayı demek, Anneler Günü demek… Bizi dokuz ay boyunca karnında, bir ömür yüreğinde taşıyan annelerimizin günü…

İşte bu nedenle bu sayımızda bir değil, binlerce kadına ‘annelik’ duygusunu tattıran; binlerce bebeğin dünyaya gözlerini açmasına vesile olan; spiritül yanıyla bir kadın doğum uzmanından çok daha fazlası, Op. Dr. İnci Çavuşoğlu’nu konuk ettik. Evet o, binlerce kadını ‘anne’ olmaya hazırlıyor.

Lotus Gebe’de verdiği eğitimlerle sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da destek sunuyor. Bir çocuk dünyaya getirmekten öte sağlıklı ve mutlu nesiller yetiştirmek istiyor. Mutlu annelerin çocuklarının da mutlu olacağı düşüncesinden hareketle, mesleğini sosyal sorumluluk statüsüne taşıyıp kendisini sürekli yeniliyor. Yogadan pilatese, hipnoterapiden enerji tekniklerine kadar her türlü terapi tekniğini araştırıyor, öğreniyor ve öğrendiklerini hastalarına uyguluyor. Yetmiyor, blogunda kadın sağlığı ve gebelikle ilgili bilgilendirmeler yaparak daha çok kadına ulaşmaya çalışıyor. Enerji terapileri, zihinsel süreçler ve bilinçaltı çalışmalarıyla daha çok kadını mutlu etmeye uğraşıyor. Bunu nasıl mı yapıyor?

Doktor olmaya nasıl karar verdiniz? Çocukluk hayaliniz miydi yoksa başarılı bir öğrencinin aldığı yüksek notlar sonucu geldiği nokta mıydı?

Evet, çok iyi bir öğrenciydim. Evet, notlarım çok yüksekti. Katıldığım her sınavda Türkiye’de ilk 50’ye girmiş biriyim. İstanbul Fen Lisesi’ni birincilikle kazanmış, Türkiye’de 30. olmuştum. Üniversite sınavında ilk basamakta Türkiye 20.’si, TUS’ta Türkiye 18.’si oldum. Ancak doktor olmak benim çocukluk hayalimdi. Aslında fen lisesinde mühendisliğe yönlendiren bir gidişat vardır fakat ben hayalimin peşinden gittim, rotayı tıbba çevirdim.

Bu kararı almanızda ailenizin de bir etkisi olabilir mi?

Aileden kaynaklı değil. Nereden kaynaklı olduğunu kesinlikle bilmiyorum. Aslında bir abim doktor ama onunla çok alakalı değil. Ben hep hekim olmak isterdim. Çok başarılıydım, istediğim okula girebilecek konumdaydım. Bilkent gibi üniversitelerden de burs teklifleri almıştım. Ama beyaz önlüklü birisini gördüğümde hep içimin sızlayacağını hissettiğimden çocukluk hayalimin peşinden gittim.

Peki, neden kadın doğum?

Aslında biraz tesadüf oldu. Branş seçiminde son sene kafam biraz karışıktı. Göz doktorluğu bana çok daha cazip gelse de TUS’a gireceğim dönem Ankara’daki hiçbir üniversite kontenjan açmadı. O zaman eşim de henüz okulunu bitirmemişti ve sonrasında TUS’a hazırlanacaktı. Aile birliğini bozmamak için Ankara’dan ayrılmak istemedim. Bunun üzerine kadın doğum branşına yöneldim. Bu alanda iyi bir hastane olan Zekai Tahir Burak Hastanesi de evime çok yakındı. Başlayayım, olmazsa 6 ay sonra yeniden TUS’a girerim diye düşündüm. Bir boşluğu doldurmak için yazsam da girdikten sonra kadın doğum branşını çok sevdim. Hastanenin eğitim kadrosu çok iyiydi. Sonuçta biz cerrahız, el becerisi çok önemli. Ne kadar çok vaka görürsek, el becerimiz o kadar artar. Zekai Tahir Burak Hastanesi de Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük branş hastanesiydi. Dolayısıyla çok vaka geliyordu. Kadın doğum branşında asistanlığa başladım ve çok memnun kaldım. Değiştirmeyi de düşünmedim açıkçası.

ce5t3991-1İzmit’e gelişiniz nasıl oldu?

İhtisasım bittikten sonra mecburi hizmet gündeme gelmişti. Eşim de İzmitli’ydi ve kızım doğmuştu. Kayınvalidem kızıma çok güzel bakıyordu, ilk torunlarıydı. Tamamen kızım için İzmit’i tercih ettim. İlk tayin yerim de Karamürsel’di. Ben geldim, deprem oldu. Birkaç sene sonra da İzmit merkeze geçtim. İşlerimizi oturttuk. İzmit bizi sevdi, biz İzmit’i sevdik, burada kaldık.

Diğer kadın doğum uzmanlarından farklısınız, farklı uğraşlarınız var. Mesleki yolunuzu nasıl çizdiniz? Bunda neler etkili oldu?

Farkındalıklarım tabii ki. Şöyle anlatayım; İnsanın iki beyin yarım küresi var. Biri sol beynimiz, diğeri sağ beynimiz. Sol beynimiz analitik, matematik, fizik, konuşma, iletişim tarafımızı yönetir; sağ beynimiz ise duygusal yanımızdır. Hislerimiz, müzik, ritim, bilinçaltımız gibi. Eğitim hayatımda belli bir zamandan sonra sol beynimi daha çok kullandığımı fark ettim. Daha doğrusu mesleğim bana bunu fark ettirdi. Sonuçta fen lisesi mezunuydum, sol beynim aktif bir eğitim hayatım oldu. Ama mesleğimi yaparken gördüm ki iki kere iki dört etmiyor.

Nasıl yani?

Hastalıkları aynı iki kişi düşünün. Aynı ilacı birine veriyorsunuz şifa buluyor fakat diğeri fayda görmüyor. Hastalık aynı, hastanın tipi aynı, verdiğiniz ilaç aynı. Meslek hayatımı icra ederken, bir hastanın tedavisini üstlendiğimde sadece ilaç vermekle olmayacağını anladım. Bazen insanların ruhuna ve psikolojisine dokunmak çok daha önemli olabiliyordu. Özellikle benim branşım olan kadın hastalıkları ve doğum için bu durum çok daha geçerli. İşte bu noktada bende spiritüel tarafa doğru bir kayış oldu. Kendimi sorgulamaya başladım. Sol beynimi çok kullandığımı ama sağ beynimi ihmal ettiğimi fark ettim. Sağ beynimizin ne kadar erozyona uğradığını, onu nasıl bir kenara attığımızı da… Sorgularken de enerji teknikleri, hipnoterapi, hipnoz ilgimi çekmeye başladı. Farkındalık oluştuktan sonra bu tarafımı geliştirmem gerektiğini düşündüm.

Geliştirmek derken, eğitim mi aldınız?

Benim için yoga başlangıç aşamasında önemli bir basamaktı. Yoga yaptım, gebelerime de yaptırmaya başladım. Lotus Gebe’nin temelleri böyle atıldı. Bu arada enerji teknikleri ve insan psikolojisiyle ilgili araştırmalar da yapıyordum. Nefes terapileri, rahatlama, dinginleşme, meditasyon… Bunlar hep sağ beynin fonksiyonları. Daha önce de dediğim gibi sol beynimizle çok hızlı yaşıyoruz. Dışarıdan sürekli veri alıyoruz, veri veriyoruz. Bir bilgisayar gibi. Nasıl ki bilgisayar ısınınca kapatıp biraz dinlendirmek gerekiyor, işte o zaman sağ beyne yönelmek lazım. Nefes terapileri, meditasyon, yoga ile bu tarafımı geliştirdim. Kendim iyileştikçe, rehabilite oldukça, gebelerimi de bu noktada eğitmeye başladım.

Nasıl bir eğitim bu?

Kadınların en hassas olduğu dönemdir gebelik. Özellikle modern hayatta. Biz kadınlar olarak okumaya, mesleğimizi kazanmaya, ayaklarımızın üzerinde durmaya, kolumuza altın bilezik takmaya çok fazla kodlanıyoruz. Ama anne olmaya ne fiziksel ne de psikolojik olarak hazır hissetmiyoruz kendimizi. Ben kendi gebeliğimde de anneliğimde de bunları yaşamıştım. Mesleğimi icra ederken gebelerimde de bunu fark ettim. Ben kendimi nasıl rehabilite ettiysem, onları da iyileştirmek; gebelikteki konforu, huzuru, mutluluğu artırmak istedim. Dünya genelinde de böyle eğilimler, eğitimler vardı, onlar da bana referans oldu. Gebelerimi yavaş yavaş yogaya, pilatese yönlendirdim. Kendi rehabilitasyonum ile onların rehabilitasyonu birbirine paralel gitmeye başladı.

HİPNOTERAPİ ÇOK ETKİLİ
inci_cavusoglu3Verdiğiniz eğitimler yoga ve pilatesle sınırlı değil bildiğim kadarıyla…

Sadece bunların eğitimini almak, okumak, bilgilenmek yetmedi, hipnoza başladım. İstanbul’da kısa bir hipnoz eğitimi aldım ve bu yöntemin insan psikolojisinde ne kadar önemli, ne kadar etkili olduğunu öğrendim. Hipnoz eğitimi alırken enerji terapileriyle tanıştım. Gördüm ki hipnozdan daha pratik bir yöntem, süreci daha da hızlandırıyor. Hipnoz ve enerji terapileri eğitimini beraber almaya başladım. Aldığım eğitimlerin biraz daha akademik düzeyde, sistematik olması gerektiğini düşündüğümden, Psikoterapi Enstitüsü’nde 4 aylık hipnoterapi ve psikoterapi eğitimine katıldım. Profesyonel anlamda da bu teknikleri uygulayabilir hale geldim. Bu arada enerji terapilerine de devam ettim ve EFT (Duygu boşaltım teknikleri) masterı oldum. Hipnoterapi ya da enerji terapisini tek başına kullandığınızda biraz daha sınırlı ve uzun süren bir tedavi mümkün iken, harmanlandığında çok daha efektif, çok daha kısa sürede, çok daha güzel sonuçlar elde edildiğini gördüm. Bu iki teknik uygun hastalarda birbirinin etkisini artırıyor.

Bu yöntemler gebelerde etkili oldu mu?

Gebelerimizdeki geçmiş doğum travmaları, doğum korkuları, anne olma korkuları; baba adaylarındaki ‘babalık depresyonu’ gibi korkuları enerji terapileri ve hipnoterapilerle yenmeye başladık. Ondan sonra Lotus Gebe uçtu zaten. Çünkü taşların hepsi yerine oturmuştu. Düşünsenize pilatesle doğuma fiziksel olarak, verdiğimiz eğitimlerle ise psikolojik olarak hazırlanıyorlar. Oluşturduğumuz sosyal ortamda ise kaynaşıyorlar. Biz işin içine babaları da katıyoruz, ön hazırlığımızı böyle yapıyoruz. Biraz fiziksel, biraz mental hazırlık şeklinde iki basamaklı olarak yürüyor.

Türkiye’de bir örneği daha var mı?

Türkiye’de benzerleri olsa da bu kadar kapsamlı fiziksel hazırlık, mental hazırlık, doğum sonrası emzirme desteği, doğum koçluğu, bebek bakımı gibi hizmetlerin bir arada sunulduğu başka bir program yok. Bizim buradaki temel amacımız anneyi ve babayı mutlu etmek. Onların mutluluğu bebeğin sosyolojik ve psikolojik hayatı açısından çok önemli. İşte biz Lotus Gebe’de bu temeli atıyoruz. Dört dörtlük tıbbi hizmet verirken psikolojik desteği de ihmal etmiyoruz.

inci_cavusoglu5Doğumdan sonra da bırakmıyorsunuz yani…

Burası anne-bebek kulübü. Gebeyken alıyoruz, eğitimlerini veriyoruz, doğum esnasında yanlarında oluyoruz, doğumdan sonra da desteğimiz devam ediyor. Çünkü bu bir süreç. Amacımız da sağlıklı ve mutlu nesiller yetiştirmek. Biliyoruz ki bebeğimiz doğduğunda beyin fonksiyonlarının ancak yüzde 25’i aktif. Anne karnında 7. aydan itibaren bilinçaltı oluşmaya başlıyor. Bilinçaltı derken, ilk temel korkuları, tepkileri, psikolojik eğilimleri, temel güven duygusunu ve karakterimizin altyapısını kastediyoruz. Kısacası bilinçaltımız anne karnında mayalanmaya başlıyor ve ilk 3-4 yaş içinde gelişimini büyük ölçüde tamamlıyor.

Anne mutluysa bebek de mutlu, öyle mi?

Şöyle açıklayayım; bizim bir görünen fizik bedenimiz var, bir de onun yanında duygu, düşünce ve davranışlarımız, bilinç ve bilinçaltımızın oluşturduğu elektromanyetik alanımız, yani enerji bedenimiz, auramız var. Bebekler doğdukları anda enerji bedenleri çok zayıf olduğu için annenin enerji bedenini paylaşır, onun koruyucu kalkanından faydalanır. Dolayısıyla annenin huzuru, mutluluğu, duygusu, düşüncesi ne ise bebeğininki de odur. Anneyi ne kadar mutlu ederseniz o duygu bebeğe de yansır. Biz anneyi mutlu etmeye çalışıyoruz. Anne mutlu olunca, bebek dünyaya güvenle geliyor. ‘Ben değerliyim, ihtiyaçlarım karşılanıyor, annem yanımda, annem mutlu, ben de mutluyum’ diye düşünüyor. Bebeğin temel ihtiyaçlarını karşılamak, bebeğin birebir yanında olmak, o esnada da mutlu olmak…

Enerji bedenindeki o mutluluğu, o elektriği bebeğe geçirebilmek. Aksi taktirde sağ beyne ve bilinçaltına doğru mesajlar gönderilmediğinde bebeklerin ileriki hayatlarında panik, korkak, antisosyal, çekingen ve ürkek kişilik yapıları oluşturmaları mümkün. Bunların hepsinin temeli anne karnında atılıyor, ilerleyen süreçte bebek, anne ve babayla ilişki kurdukça ve çevresel faktörlerin de etkisiyle kişilik yapısı yerleşiyor. Biz de bu felsefeyi eğitimlerimize yansıtıyoruz. Bu duyarlılıkla Lotus Gebe’ye manevi olarak bağlılık duyuyorum. Çünkü ben kendimi gelecek nesiller için bu noktada sorumlu görüyorum.

Lotus Gebe’nin bebeklerinin diğer bebeklerden farklı olduğunu gözlemleyebiliyor musunuz?

Bizim Lotus bebeklerimiz çok ağlamaz. Dingin ve huzurlu bebeklerdir. Çünkü onları annelerinin aurasının dışında bırakmayız. Annesinin koynunda mutludur, huzurludur. Uzaktayken kendisini ürkek, güvensiz ve huzursuz hisseder. Çünkü annesinin koruyucu ve güvenli aurasının dışında kalmıştır. Düşünsenize bebek, anne karnında mutlu mesut geçirdiği 9 aydan sonra kaotik, katastrofik bir dünyaya gözlerini açıyor ve orada tanıdığı tek kişi annesi. İnsanoğlu diğer hayvanlar gibi değil ki. Mesela bir geyik doğuyor, kalkıp yürüyüp gidiyor. Ama bizde öyle mi? Bir bebeğin yürümesi bir yaşını buluyor. Çünkü biz beyin kapasitemizin sadece yüzde 25’i ile doğuyoruz, geri kalanı daha sonraki yıllarda şekilleniyor. Öncelikle bilinçaltımız yani sağ beynimiz oluşuyor. O esnada biz bebeğe ne kadar olumlu, pozitif duygu yüklersek, annesini mutlu edersek, annesini ve babasını bir arada huzurlu, mutlu, kenetlenmiş bulursa, kısacası ortak bir enerji alanı yaratabilirsek, bebeklerin ilk bilinçaltı kayıtları da olumlu olur.

Sevgiyi zamanında almış, ihtiyaçları zamanında karşılanmış, kendini güvende hisseden bir bebekte önce temel özgüven duygusu oluşur, ayakları yere sağlam basar. Ama ihtiyaçları karşılanmamış, annesi tarafından yeterli ve zamanında ilgi, sevgi ve tensel temas görmemiş bebekler güvensiz, kaygılı, tepkisel kişilik yapısına sahip olur. İletişim kurmakta zorlanırlar. Özellikle ikili ilişkilerde, sevgiyi almada ve verme becerileri zayıftır.

 

DOĞUMU KOLAYLAŞTIRIYOR
ce5t4014-1Kullandığınız teknikler doğumu da kolaylaştırıyor mu?

Fiziksel bedenimiz ile enerji bedenimiz ayrı çalışmıyor. Bunlar iç içe geçmiş durumda. Bunların arasında akupunktur noktalarından geçen kanallar var. Ve bu kanallar vasıtasıyla enerji bedenimize akıyor. Nereye akıyor? Hormonal ve sinir sistemimize. Olumsuz enerji içeriye aktığı zaman sinirsel ve hormonal iletilerle vücutta fiziksel sorunlara neden olabiliyor.

Normal doğum fizyolojisinde biz diğer memeliler gibi sağ beynin denetiminde doğuruyoruz. Sağ beyin fonksiyonel çalışıyorsa, doğum kolay oluyor. Sol beyin devreye girdiyse; korku, sıkıntı, stres gündeme geliyor, doğum uzuyor ve zorlaşıyor. Normal doğumu kolaylaştıran hormonlar salınamaz oluyor. Dolayısıyla biz burada ne yapıyoruz? Birincisi; stres hormonunu ortadan kaldırıyoruz, sol beyinden ziyade sağ beyni nasıl aktifleştireceğimizi öğretiyoruz. EFT dediğimiz enerji yöntemlerini uyguluyoruz. Sağ beyin güzel çalıştığı zaman bütün hormonların aktif ve kolaylıkla salınmasını sağlıyor. Bu da doğumu kolaylaştırıyor, rahatlatıyor.

Biz burada verdiğimiz eğitimlerde sağ beyni aktifleştirmeyi ve hormonlarımızı çalıştırmayı öğretiyoruz. Adrenalin ve sol beyin dışarı, sağ beyin içeri. Enerji bedenimizi güzel çalıştırabilirsek, fizik bedenimizde doğumu kolaylaştıracak bütün mekanizmalar devreye girer.

Doğumda bunu gözlemleyebiliyor musunuz? Eğitim alan gebe ile almayan gebe arasında fark oluyor mu?

Kesinlikle. Hatta ebe arkadaşlar eğitimli ve eğitimsiz gebeyi hemen ayırabiliyor. Doğumdan sonra Lotus bebeklerinin diğerlerinden daha farklı olduğunu onlar da gözlemleyebiliyor.

 

5 BİNDEN FAZLA
inci_cavusoglu4Siz normal doğumdan yanasınız değil mi?

Sezeryan kurtarıcı bir ameliyattır. Bizim en sevdiğimiz ameliyattır. Neden? Annede ve bebekte normal doğuma engel bir sorun varsa, kurtarır. Ama yersiz yere kullanıldığı zaman bebeğin psikolojik ve sosyolojik gelişimini etkiler. Çünkü bebek için gerekli olan hormonlar, normal doğuma birkaç gün kala salınmaya başlar, doğumda ve doğum sonrasında pik yapar. Sezeryanla doğum yaptırdığımızda bebeğimizi bu hormonal kokteylden mahrum ediyoruz demektir. Yani sağlıklı anne-bebek bağlanmasını, sağlıklı bilinçaltı yapılanmasını sekteye uğratmış oluyoruz. Anne için de bebek için de doğum şok etkisi yaratıyor. Bebek, doğumu hazırlayan hormonların faydalarından, etkilerinden mahrum kalıyor. Annede ve bebekte sezeryan olmayı gerektirecek bir durum varsa zaten bebek onu bilinçaltında şöyle algılıyor; ‘Benim doğumumda bir engel vardı, geldiler beni kurtardılar, dünya güvenli, ben güvendeyim.’ Bu mesajı alıyor.

Şimdiye kadar kaç doğum yaptırdınız?

Sayısını bilmiyorum.

Bin var mıdır?

Binlerce diyelim. Çünkü benim çalıştığım hastaneler doğumların yoğun olduğu hastanelerdi. 5 yıldır sadece özel muayenehanemde çalışıyorum. Ankara’da çalıştığım hastanede günde 70-80 doğum oluyordu. Çok büyük bir doğumeviydi. Düşünsenize bir günde elinizden kaç doğum geçiyor. 5 bini aşmışımdır da 10 bini aştım mı bilmiyorum.

Her seferinde bir mucizeye tanık oluyorsunuz. Bu sizin rutininiz haline geldi mi yoksa her doğumda heyecanlanıyor musunuz?

Sol beyin heyecanı değil de sağ beyin heyecanı diyelim. Çünkü duygusal anlamda çok yoğun ve enerjisi yüksek bir olay. Bebeğin anneyle buluşması, babanın bebeği ilk gördüğü an-Biz, babayı da doğuma almayı tercih ediyoruz. Hatta göbek kordonunu isterse babaya kestiriyoruz- çok heyecan verici ve manevi olarak çok besleyici. O pozitif enerji ortama fazlasıyla yayılıyor ve biz de fazlasıyla nasibimizi alıyoruz.

inci_cavusoglu2Unutamadığınız bir doğum hikayesi var mı?

Mesleki hayatımın başlarındaydım denilebilir. Sağlık personeli bir annemiz vardı, ilk doğumda rahmi yırtıldığı için bebeğini kaybetmişti. Bir daha bebek sahibi olması çok riskliydi. Bebek doğum esnasında ölmüş, anneyi de çok zor kurtarmışlardı. Fakat eşi bir ailenin tek erkek çocuğuydu, bebek beklentisi vardı. Sosyal bir baskıyla karşı karşıyaydı. Her şeye rağmen anne olmak istiyordu. O dönemde rahim artık işe yaramaz denilerek alınabilirdi ve bu sıkça yapılan bir ameliyattı. Ama sağolsun oradaki doktor arkadaşım çok güzel onarmış. Daha sonra ben laparoskopik teknikle içeri girip baktım, dikişleri güzeldi. Zor da olsa yeni bir gebeliği devam ettirebilir diye düşündüm ama riskli bir durumdu. Hastamız da sağlıkçıydı, riskleri onunla paylaştım. ‘Gerçekten riskli bir durum. Rahim yine yırtılabilir, bebeği kaybedebilirsin, senin için de hayati tehlike oluşturabilir, çok uzun süre hastanede yatmak zorunda kalabilirsin’ dedim. Çıkacağımız yolda nelerle karşılaşacağımızı bilmediğimizi söyledim. ‘Ben her şeye razıyım’ dedi. Kendisine elimden geldiğince destek olacağımı söyledim. O güne kadar bunu ona hiç kimse söylememişti. Gebe kaldı. Bizim için 9 ay bıçak sırtında geçti. Son 2-2.5 ayını hastanede yatarak geçirdi. Çünkü çocuk büyüdükçe rahmi genişliyordu ve ne zaman yırtılacağını bilmiyorduk. Bizim için her anı heyecanlıydı. Ve nihayet doğum zamanı geldi, sağlıkla bebeğimize kavuştuk. Ameliyattan çıktığımda anneyle birlikte birbirimize sarılıp çok ağladık.

Binlerce bebek dünyaya getirirken kendi çocuğunuza vakit ayırabildiniz mi?

Ben ailece çalıştığımızı düşünüyorum. Çünkü bizim gecemiz-gündüzümüz yok. Bir telefonun ucunda bütün hayatımız. Hiçbir sosyal yaşantımız yok. Mesela, yılbaşında eşimi dostumu yemeğe davet ediyorum, bir ev dolusu insan, o esnada bir telefon geliyor, ben gidiyorum. Ailem çok özverili olduğu için şanslıyım. Benim kızım ameliyathane kapılarında büyüdü. Ameliyathanenin dışında bir divan vardı. Gece eşim nöbetçiyken acil telefon geldiğinde kızımı kucaklar götürür, oraya yatırırdım. O orada uyur, ben ameliyata girer, çıkışta da kucakladığım gibi alır eve getirirdim. Hakikaten onların özverilerini yadsıyamam. Ben işime bu kadar rahat adapte olabildiysem onların sayesindedir. Evde huzurum olmasa, onlar bana ayak bağı olsa, duygu sömürüsü yapsa, bugün bu durumda olamazdım. Bir de mümkün olduğunca onlarla geçirdiğim vaktin kaliteli olmasına özen gösteriyorum. Benim için özel olduklarını hissettirmeye çalışıyorum. Kızımın ayaklarının yere sağlam basabilmesi, şımarık doktor çocuğu olmaması için de çok çaba sarf etmişimdir.

Sağlıkçı ailelerin genelde çocukları da sağlıkçı olur diye düşünürdük ama…

Hiç öyle olmadı. Bizim işimiz gerçekten çok özveriyle yapılacak bir iş. Kızım kendinde o ilgi ve motivasyonu görmediği için hukuku tercih etti. Ben de açıkçası hukuku ona daha uygun gördüm.

İnci Hanım son olarak hedeflerinizden bahseder misiniz? Kendinizi nerede görmek istiyorsunuz?

Öncelikli hedefim ailemle birlikte sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmek. Mesleki anlamda da işimi iyi yapmak ve yaptığım işle önce kendim tatmin olmak isterim. Çok meraklı ve araştırmacıyımdır. Yenilikleri mesleğime katmaktan ve kendimi sürekli geliştirmekten haz alırım. Bildiğim şeyleri paylaşmaktan ve insanlara faydalı olmaktan mutluluk duyarım. Önümüzdeki süreçte de hem hekim hem de terapist kimliğimle her geçen gün kendimi daha da geliştirmek istiyorum.

İnci Çavuşoğlu kimdir?
Bursa doğumluyum. Bursa Anadolu Lisesi’nin orta kısmını bitirdikten sonra okuma sevdasıyla Bursa’dan ayrıldım, önce İstanbul Fen Lisesi’ni, ardından Hacettepe Üniversitesi İngilizce Tıp Fakültesi’ni bitirdim. Ankara’da, Zekai Tahir Burak Kadın Doğum Hastanesi’nde ihtisasımı yaptım. Evlenip, eşimin memleketi olan İzmit’e yerleştim. Kadın doğum uzmanı olarak yıllardır İzmit’te görev yapıyorum. Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyan bir kızım var.




ETİKET :   Kocaeli İzmit

Tümü