kocaeli , 23-09-2020

Mitolojik öyküler ve efsanelerle dolu; Mora Yarımadası

Antik kentleri ve otantik köyleri gezmek; birbirinden güzel sahil kasabalarını keşfetmek; masmavi ve berrak sularda yüzmek, altın sarısı kumsallarda güneşlenmek istiyorsanız, Mora Yarımadası tam size göre

12:24:05 | 2020-09-09

HAZIRLAYAN: MÜZEYYEN TOPÇU TAN & ÖMER TAN

 

 

‘Eylül geliyor! Günler bir tekerlek gibi dönmededir. Madem günler dönüyor, eylül elbette ki gelecekti, gelecek. Oysaki kurşun renkli ıslak gökyüzü, üşüten rüzgarıyla eylül gelince, sanki ona bir köşe başında rastlamışız gibi ürkeceğiz. Hayatın durdurulamaz, başsız ve sonsuz akışında, her hadise gibi sanki onu da birden bire bulacağız” demiş üstat, yıllar önce... Ve eylül geldi... Ve günler bir tekerlek gibi dönmeye devam ediyor... Pandeminin gölgesinde koskoca bir yaz geldi, geçti. Eylül ayı ile birlikte yazın sıcak günleri yerini yavaş yavaş sonbaharın serinliğine, rüzgara, yağmura bırakacak. Kovit yüzünden bu yaz tatil yapamayanlar, bu son demlerde acaba bir kaçamak yapabilir mi, kovit buna müsaade eder mi bilmiyorum, bilmiyoruz. Bu yaz, eskiden fırsat bulduğumuzda kısacık da olsa zaman yaratıp yaptığımız deniz tatili, kültür tatilleri masal oldu. Geçen sene değil ülke sınırlarının, il sınırlarının kapatılacağını, karantinada evlere hapsolacağımızı söyleseler inanır mıydık?     Daha 1. dalga bitmemişken, 2. dalga ne zaman başlar, uzmanların dediği gibi COVID-19’la 2 yıl birlikte mi yaşarız, pandemi ne zaman biter, bilmiyorum. Betty Williams’ın ‘Her şey kötüye gittiğinde kendine bir tatil ısmarla’ sözünün tersini yapıp eğer her şey iyi giderse kendimize bir tatil ısmarlayabileceğiz. Yeter ki bu sıkıntılı günleri atlatalım da tek derdimiz tatil olsun, öyle değil mi? Ben şimdilik daha önce gittiğimiz tatil yerleriyle ilgili fotoğraflara bakarak anılarımızı tazeliyorum.

Bu sayıda, her şeyin iyiye gitmesini umarak, geçtiğimiz yıllarda eşimle iki kez gitme şansına sahip olduğumuz komşu Yunanistan’ın güneyindeki Mora Yarımadası gezimizi sizlerle paylaşacağım. Sağlıklı günlerde, iyi tatiller yapabilmemiz dileğiyle…

 

 

Yunanistan denilince ilk etapta aklımıza başkent Atina, Selanik, Kavala ve sayısı tam olarak bilinmeyen adaları gelir. (Kaynaklara göre; Yunanistan’ın adalarının sayısı 1.200 ila 6.000 arasındaymış. Üzerinde yaşanılan ada sayısının ise 166 ila 227 arasında olduğu düşünülüyor). Yakın olması sebebiyle tatillerde Yunanistan en çok tercih edilen destinasyonlardan biri. Öyle ki Kuşadası, İzmir, Bodrum’da yaşayanlar, adaları günübirlik bile ziyaret ederler(-di). Biz bavullarımızı feribota yüklemeye çalışırken plaj çantasını omuzuna atmış, şortlu, terlikli yurttaşlarımızla sık sık karşılaşırız. Tabii aynı şekilde Yunanistan’dan bizim tarafa geçen Yunanlılara da... Biz site havuzuna giderken bile daha teferruatlı gidiyoruzdur herhalde. Bu yıllardır süregelen yaşam tarzına özenmemek elde değil (Sanırım şu anda Covit 19 nedeniyle geçişler hala yasak).  Batı Trakya’da Dedeağaç (Alexandroupoli)’da, Şapçı (Sapes)’da,  Kavala’da yaşayan arkadaşlarım var. Yolumuz o taraflara düşerse gitmeden arar, birlikte bir kahve içer ya da yemek yeriz. Bir seminer vesilesiyle Mora (Peleponnese) Yarımadası’nda bulunan Messinia bölgesine gideceğimiz kesinleşince, Selanik’te yaşayan arkadaşlarımdan birini aradım “Biz Messina’ya gidiyoruz, hadi siz de gelin, görüşelim” dedim. Arkadaşım güldü: “Mora Yarımadası bize yakın değil ki; İzmit ile Antalya arası uzaklıkta” dedi. Mora Yarımadası’nın haritada yerini biliyorum, ülkenin güneyinde, bakınca çok yakın gibi geliyor insana ama mesafeler haritalarda görüldüğü kadar yakın değil. Selanik ile Kalamata arası kuş uçuşu 418 kilometre, karayolu ile 751 kilometreymiş meğerse.

 

MORA YARIMADASI (Peleponnese)

Mora Yarımadası; Yunanistan’ın güneyinde, Avrupa kıtasına bağlı, Ege, Akdeniz ve İyon denizleriyle çevrili bir yarımada. Aslında anakara ile bağlantısı 1893 yılında Korint Kanalı ile kesilmiş ama yine de coğrafi olarak doğal bir ada değil. 

Kaynaklara göre; Mora ismi haçlı dönemine ait ve dut ağacının yaprağına (Morea) benzemesinden dolayı bu ismin verildiği düşünülüyor ama Yunanlar yarımadaya mitolojideki kurucuları Pelops’un adası anlamına gelen ‘Peleponnissos’ demeyi tercih ediyor. Mora Yarımadası’nın tamamını keşfetmek için epey bir zaman ayırmak gerekiyor. Antik kentleri, kaleleri, otantik köyleri gezmek; birbirinden güzel sahil kasabalarını keşfetmek; masmavi, berrak sularda yüzmek, altın sarısı kumsallarda güneşlenmek istiyorsanız, en az on-on beş gününüzü buraya ayırmanız gerekiyor. Zira içinde gezgin ruhu taşıyanların aradığı doğa, deniz, antik kent, müzeler, yöresel yiyecekler, lezzetli mutfak gibi tüm özellikleri bir arada bulabileceği yerlerden biri Mora... Mora Yarımadası esas olarak dağlık arazilerden oluşuyor ancak ovalara, zeytinliklere, verimli bahçelere ve tarlalara da sahip…

Zengin ormanlar, yüksek dağlar, güzel nehirler, açık denizde gizlenmiş gizemli mağaralar, denizin sığ girişlere sahip kumlu plajları ile göz alıcı manzaraların yanı sıra tarih boyunca Franklar, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar gibi farklı medeniyetlere ev sahipliği yapması, farklı kültürlerin etkisiyle zengin bir tarihi mirasa sahip olması Mora’yı daha çekici kılıyor. 1827’de Navarino savaşı ile Osmanlı hakimiyetinden kurtulup özgürlüğünü kazanan Mora Yarımadası, özgür Yunanistan bölgelerinin ilki olmuş.

 

 

KALAMATA

Mora Yarımadası’nın güneyinde yer alan Kalamata, yarımadanın en kalabalık ikinci kenti, Messinia ilinin merkezi, zeytin ağaçları ve zeytinyağı ile ünlü bir liman şehri (Biz de Kalamata zeytinini biliriz). Tertemiz denizi, dağları, yemyeşil vadileri ve tarihi kalıntılarla mutlaka görülmesi gereken mükemmel bir lokasyon… 

Normalde İstanbul’dan Kalamata Havaalanı’na direkt uçuş yok. Selanik, Atina gibi şehirlerden uçuyorsunuz ama bizimki özel uçuş olduğu için biz direkt uçtuk. Kalamata Havaalanı çok küçük ve ilk gidişimizde gümrükten geçerken tabiri caizse gavur eziyeti çektik. Birçok banko olduğu halde sadece iki görevli vardı ve onlar da pasaportlarda yazanları ezberler gibi her pasaportu bir saat inceliyordu…

Eğer turla gitmediyseniz havaalanından şehre gitmek için otobüs ya da taksi seçeneği mevcut. Yalnız gitmeden önce havaalanından merkeze düzenlenen otobüs seferlerinin saatlerini öğrenmenizde, taksi tutmayı düşünüyorsanız önceden rezervasyon yaptırmanızda fayda var (otobüs saatleri seyrek ve geç saatlerde yokmuş ve taksi sayısı da sınırlıymış ). Ancak 4 kişiyseniz ve yarımadayı keşfetmeyi düşünüyorsanız araba kiralamak daha avantajlı olabilir.

Kalamata’da kalmayı düşünüyorsanız, tarihi ve kültürel yerler yürüme mesafesinde olduğu için araba kiralamanıza gerek olmayabilir. Şehrin en güzel yeri olduğu söylenen Isabeau Kalesi’ne gitmek, 1821’de Yunan ayaklanmasının ilan edildiği Agioi Apostoloi Kilisesi’ni görmek, 1873 yılında yapılan Messinia’daki en büyük katedral olan Panagia Ipapanti’yi ve müzeleri gezmek gibi birçok seçeneği aynı gün içinde gerçekleştirebilirsiniz.

Kalamata’nın kıyı boyunca uzanan sahil şeridinde bir şeyler atıştırıp, eğlenmek için kafeler, tavernalar, taze Ege lezzetlerinin tadılabileceği restoranlar var. Aynı zamanda birçok su sporları kulübüne de ev sahipliği yapıyor. Sahil bizdeki gibi oteller, özel plajlar, siteler tarafından kapatılmamış, halka açık dolayısıyla istediğiniz yerden mavi bayraklı denize girmek mümkün.  Şehrin biraz daha dışında kalan Verga, Mikri Mandineia Avia gibi plajlarda en fazla on dakikalık mesafede.

 

 

COSTA NAVARINO

Bizim gideceğimiz Costa Navarino adlı tesis Messinia’nın batısında, havaalanına 50 km, Pylos (Navarin’in yeni adı) kasabasına 10 kilometre mesafede, İyon Denizi’nin kıyısında yer alıyor. Havaalanından bize tahsis edilen araçla otelimize giderken, rehberimiz tesisin kuruluş hikayesini de anlattı.  Deniz Kuvvetleri’nden emekli bir subayın, bölgeyi 2. Dünya Savaşı öncesi tahrip edilmemiş haline getirmeyi hayal ettiğini, tek bir zeytin ağacını bile kesmeyeceği halde, imar izni almak için yıllarca uğraştığını, 210 hektar alana inşa edilmiş, 18 delikli iki golf sahası da olan bu tesisin açıldığını görmeden vefat ettiğini... Bu otelin Yunanistan’daki en iyi otellerden biri olduğunu, yalnızca doğal güzelliğini değil, aynı zamanda 4.500 yıllık bir kültürel mirası da koruması açısından önemli olduğunu söyledi. Benim de aklımdan, bizim sahillerde tesis yapmak için kesilen, yakılan ağaçlar, bina ya da yol yapmak için tahrip edilen tarihi kalıntılar geçti ‘tıpkı bizim ülkemizde olduğu gibi(!)’ demeden duramadım tabii.

Akdeniz’in en büyük tesislerinden biri olan, İyon Denizi’ne sıfır Costa Navarino ‘The Romanos a Luxury Collection Resort’ ve ‘The Westin Resort Costa Navarino’ adlı 4 bin m2’lik 5 yıldızlı iki otele ev sahipliği yapıyor. (Biz bu tesise iki yıl arayla iki defa gittik ve her iki otelde de kaldık. Hollywood yıldızlarının ve ünlü futbolcuların seçimi Romanos ama giderseniz bizim önerimiz The Westin’in sonsuz havuzlu olan odaları)  El değmemiş bir kumsala sahip olan tesis, bölgedeki geleneksel konutların ve kırsal evlerin mimarisinden esinlenilerek, yerel malzemelerle, manzaraya uyumlu bir şekilde yapılmış. Bir tarafta masmavi bir deniz, bir tarafta yemyeşil zeytinler, bozulmamış doğa; rüya gibi bir mekân. Odalar oldukça konforlu ve güzel. Çalışanlar nazik ve ilgili.

Gelişimizle birlikte Navarino kompleksinin muhteşem manzarasına karşı  ‘Hoş geldin resepsiyonu’ yapıldıktan sonra bizi odalarımıza golf arabalarıyla bıraktılar. Sonraki günlerde deniz kenarına, havuzlara, spor alanlarına, seminer salonuna gitmek için bu golf arabalarını kullananları gördük ama biz gideceğimiz yerlere yürümeyi tercih ettik zira yirmiden fazla yemek mekanı olunca, yemek istemesen de çok çeşitli ve damak tadına hitap eden yiyecekleri görünce illaki bir şeyler atıştırıyorsunuz. Tesiste Yunan mutfağının yanı sıra diğer ülkelerin gurme tatlara imza atan mutfaklarının da olduğunun altını çizmek gerekiyor ancak biz daha ziyade deniz ürünleri ve zeytinyağlı yemekleri sevdiğimiz için Yunan mutfağı bizim damak tadımıza uyuyor.

Biz golf oynamıyoruz lakin iki özel golf sahası olan bu bölgede, Olympus tanrılarının ülkesinde golf oynamak ayrıcalıkmış. Öyle ki “Ulysses (Homeros’un Odysseus’nin Latince ismi) bir golfçü olsaydı, kesinlikle Costa Navarino’nun siren şarkısına* yenik düşerdi!” deniyor.

(* Yunan mitolojisinde sirenler, uçurumlarla ve kayalıklarla çevrili Sirenum Scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır. Adanın yakınından geçen denizciler, sirenlerin güzel sesleriyle söylediği şarkılardan büyülenip gemilerini kayalıklara doğru sürerek, sirenlere yem olurlar. ‘Siren şarkısı’ terimi buradan çıkmıştır.) Golf severlere duyurulur. Ayrıca SPA ve talasoterapi (deniz suyunun, yosun ve deniz çamuru gibi deniz ürünlerinin tedavi ve güzellik amaçlı kullanılması) merkezinin olması bu konuya meraklı olanları cezbedebilir. Bunun yanı sıra aklınıza gelen tüm deniz sporlarını yapabileceğiniz bir kompleks. Aslında o kadar çok spor, açık hava ve kültürel aktiviteler var ki hepsini deneyimlemeye zaman yetmiyor. Kaldığımız süre içinde her gün farklı bir etkinlik vardı. Yüzme, ok atma gibi yarışmalar düzenlendi. En yaratıcı ve eğlenceli olanı ise takımlara ayrılmış gruplara verilen şambrel, sicim ip, tahta gibi malzemelerle en kısa zamanda bot yaparak denize indirip yarışmaktı. Eşimin de katıldığı, tahta parçalarını sicimle bağlayarak yapılan küreklerle, denizin dalgasında bir o yana bir bu yana yalpalayan şambrelden botların üzerindeki yarışanları seyrederken, gülmekten öldük. Başka bir gün herkese birer beyaz çarşaf, makas, ip, zeytin dalı gibi malzemeler verildi ve akşam yemeği için antik çağda giyilen kostümlere benzer kostümler yapmamız söylendi. Ben kendime çarşaftan giysi yapmak yerine beyaz elbise giyip her iki çarşafı da eşimin kostümü için kullandım. Zeytin dallarından da taçlar yaptım. Otel çalışanları da dönemin karakterlerini yansıtan kostümler içerisindeydi. Antik Yunan müziği eşliğinde, büyülü bir atmosferde akşam yemeğimizi yedik. Sanki zaman makinasıyla gerçekten antik Yunanistan’a gitmiştik… Hafızalarımıza kazıdığımız ilginç ve eğlenceli bir akşam yemeği oldu.

Costa Navarino’da spor etkinlikleri, yarışmalar dışında kültür ve sanat aktiviteleri, tadım turları, astronomi ve felsefe sohbetleri de yapılıyor. 

 

 

PYLOS (Pilos)

Pylos, Mora Yarımadası’nın sahillerinin batısında, Yunanistan’ın güneyindeki Messinia ilinde bulunan bir kasaba ve körfez. Eski Pylos; körfezin kuzeybatısında, Yeni Pylos; körfezin güneydoğusunda bulunuyor. Navarin Deniz Muharebesi burada gerçekleşmiş. Costa Navarino’ya 10 km. uzaklıktaki Pilos kasabasını gezmek ve akabinde akşam yemeği yemek için gittik. Otobüslerden bir meydanda indik. Denize doğru inen, trafiğe kapalı caddede sağlı sollu konumlanan tavernaların, hediyelik eşya satan dükkanların arasında zaman geçirip seramik ve zeytin ağacından yapılmış hediyelik eşyalar aldık. Yunanistan’da akşam yemekleri biraz geç yeniyor. Yemek saatine kadar dükkanlarda satılan bölgede yetişen lezzetli zeytinlerin, meyvelerin ve yerel hamur işlerinin tadına baktık, müzik yapan grupları dinledik ve sahilde yemek yiyeceğimiz restorana oturduk. Mora Yarımadası sadece tarihi, doğası ile değil aynı zamanda mükemmel mutfağıyla da ünlü. Buradaki hemen her restoranda taze ve lezzetli deniz ürünlerini ekonomik fiyatlarla yiyebilir, meşhur Yunan rakısı uzo içebilirsiniz. Biz bütün gece ve yemek boyunca rembetiko müziği ve yerel danslar eşliğinde unutulmaz, eğlenceli bir akşam geçirdik. Zaman zaman biz de dansçılara eşlik ederek geç saatlere kadar sirtaki oynadık.  

 

OLYMPIA (Olimpiya)

Mora Yarımadası’na gelmişken, M.Ö. 776’da Olimpiyat Oyunları’nın doğduğu Elis (Eleia) ilinde bulunan antik şehir Olympia (Olimpiya)’yı görmeden olmazdı. Belki bir gün İyon Denizi’nin ılık sularında yüzmekten, altın sarısı kumsalında güneşlenmekten mahrum kalacaktık ama buna değerdi. Yunanistan’da Olimpiyat Oyunları’nın gerçekleştirildiği bu bölgeyi görmek için birçok ülkeden yüzlerce turist geliyor… 1989 yılında UNESCO tarafından bir Dünya Mirası olarak ilan edilen antik kent Olympia’nın arkeolojik sit alanında, eski stadyumların ve sarayların kalıntılarının arasında dolaşmak, eski atletlerin yaşadığı, eğitildiği, yarıştığı yerlere, geçmişin izlerine tanık olmak, Antik Olimpiyat Stadyumu’nu bir tur da olsa koşmak bir ayrıcalık olsa gerek. Her ne kadar bizim eski spor bakanımız Suat Kılıç, ilk olimpiyatların yapıldığı yerin Antalya’daki Olympos (Olimpos) Antik Kenti olduğunu zannetse de; modern olimpiyat oyunları için ilk ateşin yakıldığı ve her 4 yılda bir tekrar yakılan meşalenin olduğu Hera Sunağı, Mora Yarımadası’ndaki Olimpia kasabasında… Olimpiyat meşalesi antik dönemde olduğu gibi günümüzde de Yunanistan’ın Olympia şehrinde mercek yardımıyla güneş ışığı kullanılarak yakılıyor. Yakılan meşale olimpiyatların düzenleneceği yere kadar ülke ülke dolaştırılıp, olimpiyatların açılış törenindeki olimpiyat ateşi bu meşaleyle yakılıyor.

Biz de Olympia stadyumda koştuğumuza göre ‘olimpiyat oyunlarına katıldık’ diyebiliriz. İroniyi bir tarafa bırakırsak; eski dünyanın yedi harikasından birine ev sahipliği yapan Zeus tapınağını, Yunanistan’ın en değerli arkeolojik koleksiyonlarından birine sahip -Zeus mabedinden heykelleri ve antik olimpiyatlardan kalma eserleri barındıran- müzeyi görmenin, gerçekten anlatılamayacak kadar güzel bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Biz bir taraftan bu inanılmaz güzellikler karşısında kamaşan gözlerimizin gördüklerini hafızamıza kazımaya çalışırken, bir taraftan da akşam yemeğimizin düzenlendiği deniz kenarında yine antik Yunan müzikleri ve dansları eşliğinde güneşi batırmanın keyfini yaşadık.

Eşsiz doğal güzelliği ile iç içe geçmiş 4.500 yıllık bir tarihi, nasıl ki on-on beş güne sığdırmak zorsa; anlatabilmek için birkaç sayfaya sığdırmak da o kadar zor. Mitolojik öyküler, efsanelerle dolu bu bölgede; neolitik yerleşimler, antik tapınaklar, Bizans kiliseleri, ortaçağ kaleleri, Osmanlı camileri ile her gün başka bir çağı yaşayabileceğiniz Mora Yarımadası gerçekten görülmeye değer bir yer…

Pandemi nedeniyle sınırlar kapalı ancak bilmekte fayda var Mora’da mayıs ortasından ekim sonuna kadar denize girilebiliyor. Ayrıca Peleponnese Dağları’nda, aralıktan marta kadar kayak ve snowboard yapılabiliyor.  Biz bir kez daha Mora Yarımadası’na ne zaman gideriz bilmiyorum ama tekrar gidersek yapılacaklar listesine eklediklerimi sizlerle paylaşayım. 

• Diacopto sahil kasabasında popüler olan üç vagonlu küçük trene binip, 19. yüzyılda yapılan dar hatlı demiryolunu tırmanarak, 737 m. yükseklikteki Kalavrita kasabasına gitmek ve uçurumlardan, şelalelerden, ormanlardan, derin boğazlardan oluşan enfes manzarayı seyretmek,

• Nestor Sarayı, Üç Amiral Anıtı, Newocastro ve Paleocastro kalelerini görmek,

• Yunanistan’ın Atina ve Selanik’ten sonra üçüncü büyük şehri olan Patras (Osmanlı döneminde Balyabadra)’ı gezmek. Burada bulunan antik tiyatroları, tapınakları, dağ manastırlarını ve kaleleri keşfetmek,

• Tıbbın ve sağlığın tanrısı Asklepios’un şifa merkezini görmek,

• Korint Boğazı’ndan geçmek,

• Günümüze kadar en iyi durumda gelen ve akustiği en iyi olan antik Yunan tiyatrosu kabul edilen Epidaurus Antik Tiyatrosu’nda güneşi batırmak.

ETİKET :   gezi mora yarım adası müzeyyen topçu tan ömer tan gezi yazısı yurt dışı