Kongre bahane Portekiz şahane

Yankım Özel Eğitim Kurumları ile Özel Bulut Anaokulu’nun sahibi, dil ve konuşma terapisti Evrim Gerçek, geçtiğimiz günlerde yakın arkadaşı olan iş güvenliği uzmanı Çağla Oruç ile birlikte kısa bir Portekiz seyahati gerçekleştirdi. Gerçek ve arkdaşı, bu güzel ülkenin üç kentini karış karış gezme fırsatı buldu

14:12:21 | 2018-08-07

HAZIRLAYAN: EVRİM GERÇEK–ÇAĞLA ORUÇ

Yağmurlu bir İstanbul sabahına (yağmurlu derken, havaalanına yüzerek ulaştık dersek, abartmış olmayız) uyanıp seyahate başlamak keyifli olmasa da otuz yıllık arkadaşlar olarak birlikte güzel bir ülkeye gitmenin bize yine de heyecan verdiğini söylemeliyiz. Bir detayı atlamamakta fayda var: Portekiz’e gidiş amacımız, Dil ve Konuşma Terapistleri Avrupa Dernekleri Birliği’nin (CPLOL) 2018 kongresine katılmaktı. Bu nedenle ilk amaç turistik gezi değildi ancak oralara kadar gitmişken gezmeden, görmeden dönmek olmazdı tabii. Kongre aralarında yarattığımız fırsatlarla Lizbon, Cascais ve Sintra’da küçük turlar yaptık. Vaktimiz ancak bu kadarına yetti ama hatırlatalım, bizim objektifimizden yansıyanlardan çok daha fazlası bekliyor sizleri Portekiz’de! THY İstanbul-Lizbon direk uçuşuyla yaklaşık dört buçuk saat süren yolculuğumuz, pilotumuzun tam söylediği varış saatinde uçağımızın piste teker koymasıyla son buldu. Enerjimizi tüketen uzun bir pasaport kontrol kuyruğundan sonra (ki sebebini sonra anlayacaktık) havaalanından çıkıp taksiyle şehir merkezindeki otelimize gittik. Taksi dışında otobüs, metro ve shuttle da alternatif olabilir. Otobüsü tercih ederseniz, şehrin tüm bölgelerine ulaşımınız mümkün; metroyla sadece şehir merkezine ulaşım sağlanıyor; shuttle hizmeti ise acrobus ve özel transfer olarak iki şekilde gerçekleşiyor.

 

HİÇ PLAN YAPMADIK

Havaalanı ve şehir merkezi arası yaklaşık 10 kilometre olduğundan, hangi aracı tercih ederseniz edin kısa zamanda ve az ücretle ulaşabiliyorsunuz merkeze. Biz taksiyi tercih ettik ve 20 euro ödedik.

Kongre öncesi bir günümüzü Lizbon için ayırdık. Sınırlı zamanımız olduğundan ve otele sadece uyumaya gideceğimiz için kişi başı 55 euro ödeyerek mütevazı ancak temiz, güvenli ve düzenli bir otelde konakladık. San Sebastio metro durağının yanı başındaki otelimiz (Hotel Principe Lisboa), şehrin her noktasına ulaşım kolaylığıyla doğru bir tercihti. Biz sokak gezginleri modunda bir seyahat gerçekleştirdik. Seyahatimiz öncesinde çok da araştırmamıştık Portekiz’i, otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz keşfe çıktık. Şehir yaşamını teneffüs ettik; koşturmadan, bir yerleri görme telaşı yaşamadan, önümüze çıkan, ilgimizi çeken mekanlara göz attık; durakladık, lezzetlendik! Planlı seyahatler de tercih edilebilir tabii ki ama zaten iş hayatı, şehir yaşamı sürekli planlı olmayı ve koşturmacayı talep ederken, yurt dışı molasında bu mod çok da keyifliydi.

 

EUROVİZYON 2018 LİZBON’DA

Gerçi açlıktan düşen tansiyonlarımızı dengelemek için restoran arayışımız biraz uzun sürdü. Gözümüze ilk kestirdiğimiz mekandan ‘rezervasyonunuz var mı?’ sorusuna ‘hayır’ yanıtı vererek ayrıldıktan sonra biraz modumuz düştü ama hemen toparlanıp, harika bir İtalyan restoranı bulduk, leziz makarnalar yiyebildik. Sizler rezervasyon engeline takılmamak için daha planlı takılabilirsiniz!

Artık karnımız tok, başımız dik, şehri keşfe hazır hale gelmiştik. Sanat eseri gibi olmalarından ötürü hemen her durağında ayrı zevk aldığımız birkaç metro istasyonundan sonra hedefimiz olan Ticaret Meydanı’na (Praça do Commerçio) ulaştık. Metro yolculuğu sırasında da Portekizlilerin ne kadar samimi ve yardımsever insanlar olduğunu fark ettik. Zira iş çıkış saatine rastlayan yolculuğumuzun başında, İstanbul metrosu edasındaki araca sıkış tepiş girmeye uğraşırken kapanan kapının arasında sıkışmaktan bir Portekiz hanımefendisinin yardımıyla son anda kurtulduk! Gezimiz boyunca böyle yardımsever insanlarla restoranlarda da karşılaştık.

Lizbon’un merkezinde yer alan Ticaret Meydanı, eskiden denizcilerin mallarını sattıkları yer olduğu için bu adı almış. Meydana doğru ilerleyince bir insan seliyle karşılaştık. Pasaport kontrol kuyruğundaki yoğunluğun sebebini de o an anladık. Eurovision 2018, Lizbon’da düzenleniyormuş. Tam da bulunduğumuz alanda kurulmuş olan Eurovision Köyü’nde bol coşku vardı!

Çok sayıda tarihi olaya ev sahipliği yapmış olan bu meydan, 2018’de de Eurovision’a ev sahipliği yaptı. Meydanda daha önce Ribeira Sarayı bulunmaktaymış ancak şiddetli bir deprem yüzünden yıkılınca, burası yeniden düzenlenerek şimdiki haline getirilmiş. Meydanın tam ortasında yer alan Dikili Taş, Kral Joseph’in on dört metre yüksekliğindeki heykeli ve Zafer tacı görülmesi gerekenler arasında. Tejo Nehri kenarında bulunan Preço do Comerçio, sanki Beşiktaş’taymışız hissi verdi bize. Tepeler üzerine kurulan şehrin yokuşlu dar sokakları ise Ege’yi anımsatıyordu. Arnavut kaldırımları, balık kokuları, fado müziği, Akdeniz ve Ege esintisi, çinili dış cephe süslemeleri… Yunanistan dışında başka hiçbir ülkede bu kadar Türkiye’yi anımsamamıştık. Gezimiz boyunca sürekli, Portekiz’de kendimizi ülkemizde hissettik, sürekli ‘aa bak burası şuraya benziyor’ dedik.

 

YEMEKLERİ YADIRGAMADIK

Yokuş varsa merdiven de vardır tabii ki. Yüzlerce basamaktan oluşan uzun merdivenlerle sahile ulaşmak oldukça kolay oldu. Orada dikkatimizi Taverna Moderna adlı çok şık bir restoran çekti. Maalesef yine rezervasyon engeline takıldık. Yiyeceklerini biz tadamadık ama kongreye birlikte katıldığımız arkadaşlarımız Öykü ve Berna’ya tavsiye ettik mekanı, kendileri denediler ve çok beğendiklerini söylediler.

Metroyla otelimize dönüş yine rahat ve güvenliydi. Güvenlik konusunda hiç tedirgin olmadık Lizbon’da.

Kahvaltı dahil bir otel tercih etmemiştik Lizbon için. Şehri keşfetmek için kahvaltı da ideal bir öğün olacaktı. Otelimizin yakınında birçok mini kafe vardı. Bunlardan en işlek olanında bolca unlu mamul ve çay bulunmaktaydı. Seçtiğimiz mini sandviç ekmeklerinin içine peynir de ekleterek leziz ve doyurucu bir kahvaltı yapabildik.

Kadınların vazgeçilmezi, alışveriş olduğundan yakınlardaki AVM’ye bir göz attık ve ülkemizde de zinciri bulunan İspanyol menşeili mağazayı alt üst ettikten sonra öğle yemeği vaktinde sebze çorbası içmek istedik. Taze fasulyeli leziz bir çorba içtik. Gerçi bu deneyim Çağla için biraz sarsıcı oldu, kendisi taze fasulyeden pek hazzetmez ama ne demişler, ‘gezgin umduğunu değil bulduğunu yer’.

Lizbon’un simgelerinden biri de tramvay. Tarihi Taksim tramvayını anımsattı bize. Portekiz yemeklerini de hiç yadırgamadık hatta lahana çorbası bile çıktı karşımıza. En çok doyduğumuz Avrupa seyahati olduğunu söyleyebiliriz. Diğer Avrupa şehirlerinden daha sıcak, samimi ve rahat bulduk Lizbon’u.

 

BÜTÜN ODALAR DOLU

Lizbon’a ayırdığımız süre bittiği için Cascais yolculuğu başladı. Lizbon’dan Cascais’e trenle oldukça uygun ücretle geçmek mümkündü ancak kongre valizi nedeniyle taksiyi tercih etmek zorunda kaldık. Yaklaşık 30 dakikalık yolculuk için 45 euro ödedik taksiye. Otelimiz olan Hotel Palacio Estoril Golf&SPA’ya vardık. Kongre organizasyonunun önerdiği otellerden, kongre merkezine en yakın olanı tercih etmiştik. Cascais’e vardıktan sonra bu tercihimizin yerinde olduğunu anladık. Hotel Palacio Estoril oldukça köklü, tarihi geçmişi olan, denize ve önemli merkezlere yürüyüş mesafesinde kaliteli bir oteldi.

Gerçi otele vardığımızda düş kırıklığına uğradık. Önceden satın almış olmamıza rağmen otelde tüm odaların dolu olduğunu ve bizi Intercontinental Otel’e yerleştirebileceklerini söylediler. Çaresiz kabul ettik. Intercontinental Otel’e gittiğimizde bu kabul edişten oldukça memnuniyet duyduk. Denize sıfır, daha doğrusu okyanusa sıfır bu otel çarşıya da oldukça yakındı. Bir gecelik konaklamamızın ardından okyanusa nazır restorandaki zengin ve keyifli kahvaltı anılarımızda yer edindi. Palacio Otel’e geri dönmekten de mutsuz değildik. İki farklı ve güzel oteli deneyimlemek pek de fena olmadı.

 

 

ŞİŞE MANTARI DİYARI

Oldukça yağmurlu bir İstanbul sabahında başlayan yolculuğumuz yağmurlu olmasa da bol rüzgarlı bir şekilde devam etti. Mayıs ayında Portekiz’in rüzgarlı olacağını tahmin etmemiş ve yanımıza mayolarımızı bile almıştık. Ege Denizi’nde yüzmüş kişiler olarak bol dalgalı okyanusta yüzmeyi biz tercih etmedik ama plajın boş olduğu da söylenemezdi. Ayrıca sörf tutkunları için oldukça ideal olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz.

Cascais, Türkiye’nin Ege ve Akdeniz tatil yörelerini andırıyor ancak mayıs ayı olması nedeniyle oldukça sakin ve huzurlu. Küçük hediyelik eşya dükkanlarında daha çok Hindistan ya da Pakistan asıllı esnaflarla karşılaştık. Türkiye’nin ünlü dondurma markası, orada Ola olmuştu. Şişe mantarının hammaddesi Cascais yakınlarından çıkarıldığı için hediyelik eşya dükkanlarında bolca mantar hammaddeli ürünle karşılaştık. Mantardan üretilmiş çantalar, sandaletler, nihaleler… Fiyatların uygun olduğu söylenemezdi, ayrıca bol bol horoz figürlü hediyelik eşya mevcuttu. Oralarda horozun uğur getirdiğine inanılırmış.

Kongre açılışı Cascais Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanmış bir programla gerçekleştirildi. Cascais Turizm Müdürü yaptığı konuşmada “Dünyanın en güvenli ülkesi Portekiz, Portekiz’in en güvenli bölgesi ise Cascais” dedi. Gerçekten de bu güvenlik hissini tüm gezimiz boyunca yaşadık. Cascais küçük bir alana kurulu olduğundan, tüm aralarda rahatça okyanus kenarı gezisi yapıp, keyifli küçük kafelerde leziz yemekler yiyerek gün geçirebildik. Bölgenin tarihi dokusu oldukça ön planda, sahil şeridinde birçok tarihi bina görmek mümkün.

Cascais Estoril’de gösterişli bir casino da bulunmakta. Casino Estoril oldukça ilgi çeken bir mekan.

 

 

KADINLARA BEKLEMEK DÜŞÜYOR

Sahil şeridinde eşini bekleyen kadın heykeline rastladık. Denizcisi bol olan yerde kadınlara beklemek düşüyor tabii ki. Portekiz’in simgelerinden ve hüzünlü bir müzik türü olan fadonun denize gidip dönemeyen denizcilere ağıt olarak yakıldığı söyleniyor.

Bekleyen kadın heykelini görünce kulağımıza fado müziği çalındı sanki!

Cascais, Kocaeli’nin Kefken’i gibi. Lizbon’a oldukça yakın, Lizbonlu geliri yüksek kişilerin tatil mekanı. Böyle olunca bir marinası ve bolca yatı mevcut.

Okyanus kıyısı olunca haliyle birçok balık restoranına rastlanıyor. Estoril’deki ünlü balık restoranlarından biri de Atlantico Bar&Restaurante. Intercontinental Otel’in yanı başında. Küçük fakat lüks olan bu restoranda fiyatlar özellikle Türkiye ile karşılaştırılınca dudak uçuklatıyor. Öğle yemekleri için tercih ettiğimiz Pinto’s ise Akdeniz mutfağı ve deniz ürünleri için ideal bir mekandı; fiyatları da makuldü.

Gezimizin son günü için Sintra planımız vardı. Sintra’ya Estoril’den otobüs ile 8 euro karşılığında, yaklaşık 40 dakikada ulaştık. Otobüsten indiğimiz noktada kişi başı 20 euro karşılığında Sintra turu satın aldık. Tur otobüsüne binmek için bir süre sıra bekledik.

Kartepe yolculuğu gibi bir yolculuktan sonra Palacio Nacional da Pena’ya ulaştık. Bu tur yaklaşık 2 saat sürecek bir turdu fakat biz tüm tura katılamadık; sadece Pena Sarayı’nı ziyaret edebildik.

 

 

EN RENKLİ SARAY

Bugüne kadar gördüğümüz saraylardan çok daha renkli bulduğumuz saray, aslında küçük ve oldukça mütevazıydı. Küçük olmasını, yüksek rakımda ve bolca rüzgar aldığından kolayca ısınmayı sağlamak için olmasına bağladık. Sarayın içinde bulunan hediyelik eşya dükkanında ise keyifli objelerle karşılaştık. Saray yüksekte olduğu için dış mekanların oldukça ferahlatan bir atmosferi vardı. Saray’ın en önemli özelliklerinden biri de harika bahçelerinin olması.

Ana giriş kapısına shuttle ile ulaşım da sağlanıyor. Sarayın bahçe kapısından çıktıktan sonra da ring servis yapan tur otobüsleriyle turun diğer durak noktalarına ulaşılabiliyor.

Sintra’da geçirdiğimiz son günün ardından ülkemize dönüş vakti gelmişti. Belleğimizde güzel anılar, damağımızda enfes lezzetler, tenimizde okyanus rüzgarıyla bindik dönüş uçağımıza. Her ülke, her kültür apayrı renkler taşıyor.

Gezmeye devam!




ETİKET :   portekiz lizbon Cascais

Tümü