İNCELİKLER ZİNCİRİ…

PAYLAŞ

Söylemek istediklerim söylediklerimi aşınca, daha bir susasım geliyor… Diyorum ki işittim, kabul ettim ve sonunda ikrah ettim… Ah ah işe yarasaydı eğer cümlelerim… Tamam o zaman sen başla ben söyleyeyim, aynada kaç yüz var, hangisini görsen dönersin? Döner misin? Sahiden dönseydin söyleyeceklerim vardı… Gerçekten de dönseydin dinle, söyleyeceklerim; doğduğum dünyaya, benliğime… Yaşam canımı yakıyor. Zaman geçtikçe daha da yavaşlıyor gibi görünüyorum değil mi?

Çünkü yaşam bana gün saydırıyor, yazdan nefret etmek eyleminin katsayısını arttıyor, hayâl kurduruyor, lânet ettiriyor. Arada bir diş ağrısı gibi ansızın zonklayacak olan bir yaraya sahibim, ayakta kalmaya çalışıyorum yine de.

Özdemir Asaf demiş ki yaşam için;

sanırım görmediniz
şimdi şuradan geçti
yazık görmediyseniz
böcek gibi güzeldi…

O zaman hayır, yaşamı bir buhranla geçirmiyorum ben, ben yaşamda esaslı insanları seviyorum, tıpkı kendim gibi. Yıllarını boşa geçirmemiş, yaşadığı iyi-kötü her şeyi özümsemiş ve yeri geldiğinde bu tecrübesini konuşturan insanlara çok saygı duyarım. Onlarla bir konu hakkında tartışırken öncelikle hayat tecrübelerine saygı duyduğumu hissettirmeye çalışırım.

Bu tecrübe, bu yaşanmışlığın benim gözümde hep bir ortak noktası olur, “SADELİK”. Dertsiz, tasasız değil fakat hırçın olmadan sakin, özünü yanında taşımaktır sadelik. Leonardo Da Vinci’den gelsin işin ana teması; ‘’Sadelik en yüksek gelişmişlik düzeyidir.’’ Adam iki cümlede bitirmiş konunun yarısını.

Biz de her sabah başlık atıp altını paragraflarla doldurmak için bir ömür harcıyoruz. Halbuki başlık tek seferlik iş; “Doğdun, yaşa”.

İyi bir insan olarak yaşa; eğer tanrılar varsa ve adillerse, ne kadar inançlı olduğunu önemsemeden, sahip olduğun doğru değerlere bakarak seni hoş karşılarlar. Eğer tanrılar varsa ve adil değillerse, onlara inanmamış olmak senin için daha erdemlidir. Eğer tanrılar yoksa, yok olup gideceksin. Ama sevdiğin insanların anılarında yaşayacak asil bir yaşam sürdürmüş olacaksın. Zira insanın dilediği gibi bir tanrı, tanrılar içinde en katlanılmazı olurdu. O zaman sadeliği sevgiyle, alçakgönüllükle süslemek lazım… Yarışmamak… Veya yarışsan da bırakayım da o geçsin demek, o kazansın istemek.

Kişinin, içinde bulunma kararını aldığı andan itibaren her şeyden münezzeh olan olgu, yaşayışı çevreleyip ‘diğerleri’nden ayıran sakla(n)ma kabı. Fiil haline geldikten sonra, bu hissin duyulduğu kişiden dahi bağımsızdır. Sadece kişi ile yine kişi arasında olandır. Dünya üzerinde alındıktan sonra değiştirilemeyecek tek karardır. Hayat da öykü de mütevazilik de örselenmeye gelmeyen incelikler zinciri benim gözümde.

Hep hak etmek için çabaladığım. Beni ben yapan her şeyi, iyi ve kötü düşüncelerimi, kinimi, nefretimi, acımı, tutkumu… Uğruna ortalığa döküp saçtığım. Sırf ben olarak, olduğum gibi tanınıp sevilmek için. Sonra? Benim içtenlikle söylediğim, anlattığım şeyler canımı yakmak için kullanıldığında inancımı yitirdiğim şey. Ve bir kez daha, tekrar ve tekrar. Sınırsız istesem de artık hayatımda filtreleyerek hissedebildiğim.

“Sevgi üç türdür…”

(eğer-çünkü-rağmen)

Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor Toyotome.

“Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz?” diye soruyor.

Sonra anlatmaya basliyor.

“Sevgi üç türlüdür!…”

En çok yazılası sevgiye, dil dökebilmek dileğiyle…

İnsanlığa RAĞMEN sevelim…

Bir Cevap Yazın