kocaeli , 12-11-2019

İnandı, risk aldı ve başardı: Senem Göktaş

Sütlü Çardak ve Anatolian Zaika markalarının yaratıcısı Senem Göktaş, başarısının sırrını inanmak, risk almak ve çok çalışmak olarak açıklıyor

12:44:06 | 2019-11-01

RÖPORTAJ: SERPİL ÇOLAK

FOTOĞRAFLAR: Bilal SERİM

 

Türkiye’de kadın olmak zor. Ticaret yapmak daha zor. Kadın olarak ticaret yapmak çok daha zor. İşte zoru başaranlardan biri Senem Göktaş.

Çocuk denilebilecek yaşta çalışmaya başlayan, verdiği doğru kararlar neticesinde kendisine en uygun işi bulan ve eğitimini de bu yönde tamamlayan, hem alaylı hem mektepli bir isim Senem Göktaş...

Uzun yıllar hizmet verdiği gıda sektöründe üretimin her aşamasında bulunan, işletmecilik alanındaki eksiğini de ikinci üniversiteyi bitirerek tamamlayan, kendi kanatlarıyla uçmaya karar verdiği anda başarı merdivenlerini hızla tırmanan bir isim Senem Göktaş...

Başarısının sırrını ‘inanmak’ ve arkasından ‘risk almak’ olarak açıklayan, hedeflerine ulaşabilmek için çalışan, çok çalışan, önceliklerinin ilk sırasına ‘işini’ oturtan, bu uğurda sosyal hayatını hatta özel hayatını bile ikinci plana atan bir isim Senem Göktaş...

İşi üzerine kurguladığı yaşam biçiminden dolayı evlenip çocuk yapamasa da yüzlerce çocuğun annesi olmayı hayal eden, çocukların yanı sıra kadınlara da kol kanat geren, kurduğu işletmelerde kadın istihdamına ağırlık veren bir isim Senem Göktaş...

Aldığı ‘yılın girişimcisi’ ödülüyle gururlanan ve daha da motive olup tüm kadınlara örnek olacak bir başarı hikayesi yazan, yazmaya da devam eden bir isim Senem Göktaş....

Gelin, bu başarı hikayesini birlikte okuyalım. Kadın isterse neler yapabileceğine birlikte şahit olalım.

 

Senem Hanım, genç yaşınıza rağmen elde ettiğiniz başarılarla adınızdan sıkça söz ettirmeyi başardınız. Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Senem Göktaş kimdir?

1988 doğumluyum. Kocaeli’de doğdum ve büyüdüm, eğitim hayatım da burada geçti. Kocaeli Üniversitesi Gıda Teknikerliği Bölümü ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunuyum. İki üniversiteyi bir arada okudum.

 

Mektepli olduğunuzu bilmiyordum?

Evet, benim böyle bir avantajım var. Okulunu okuduğum mesleği yapıyorum, diğerlerinden bir adım öndeyim diyebilirim. Bilirsiniz bizim ülkemizin en büyük sıkıntısı şudur; kimse okuduğu mesleği yapmıyor, yaptığı mesleğin okulunu okumamış oluyor.

 

Sektöre girişiniz nasıl oldu?

Aslında biraz tesadüf oldu. Babam rahatsızlığı nedeniyle uzun yıllar çalışamayınca, ben küçük yaşta çalışma hayatına atılmak zorunda kaldım. Lise ikinci sınıfta okurken Emex Otel’de işe başladım. Sabah 07.00’de okula gidiyor, saat 15.00’te dersten çıktığım gibi iş yerinde alıyordum soluğu. Derken gıda sektörünü sevdim. Üretimin ve yönetimin her aşamasında ‘insan odaklı yaklaşım’ prensibiyle hareket edilmesi bana cazip geldi. İnsanlarla iletişim halinde olmayı ve sosyalleşmeyi çok sevdiğim için bu sektörün tam bana göre olduğuna karar verdim. Üniversitede gıda bölümünü seçmemde lisedeki çalışma hayatım çok etkili oldu diyebilirim.

 

Geleceğinizi çocuk yaşta şekillendirmişsiniz demek yanlış olmaz sanırım.

Evet, babamın hastalığından dolayı 15 yaşında çalışmaya başlamam aslında benim hayatımın dönüm noktasını oluşturuyor. Bu esnada doğru tercihler yapmam da geleceğimi şekillendirmemde önemli rol oynadı. Bunları daha sonra anlıyor insan. Üniversite okurken de durmadım, çalışmaya devam ettim. Okulumu da işimi de hiç aksatmadım. Bu sırada ‘işletmecilik’ konusundaki eksiğimi de tamamlamak istedim, üniversite sınavlarına bir kez daha girdim ve kazandım. Yine hem okudum hem çalıştım. Hep gıda sektöründeydim, hiç kopmadım.

 

Hayatınızda başka dönüm noktaları var mı?

Hayatımın en önemli dönüm noktalarından biri de Hoşgör’dür. Hoşgör’e girdiğimde daha 17 yaşındaydım, sigortamı yapamadıkları için ailemden izin belgesi almak zorunda kalmışlardı. Yaklaşık 10 yıl çalıştığım Hoşgör Pastanesi’nin bana çok şey kattığını söyleyebilirim. Orada hem kendimi geliştirdim hem sektörü çok iyi öğrendim hem de iyi bir marka nasıl olur bunu gözlemleme şansım oldu. Hoşgör, benim için ikinci bir okuldu. En önemlisi de işletme sahibi bendeki cevheri görmüş olacak ki direk yönetici yaptı. Hem üretim hem işletme sorumluluğunu aldım. 19 yaşında 1000 metrekarelik mağazanın müdürlüğünü yapmak hem zor hem büyük sorumluluk isteyen bir görevdi. Aslında koca bir okyanusu küçücük bir kıza emanet etmişti.

 

Bu size çok büyük deneyim kazandırmıştır mutlaka.

O dönem birinci önceliğim işimdi. Hoşgör’de çalışmaya devam ederken kendimi geliştirmeyi de ihmal etmedim. Çeşitli kurslar, eğitimler aldım. Özellikle finans ve işletmecilik alanında kurslara katıldım çünkü bizim işimizin en önemli kaynağı finanstır. Parayı yönetemediğiniz sürece ne kadar iyi işletmeci olursanız olun asla başarılı olamazsınız. Bu esnada Kocaeli’de inanılmaz bir çevre de edindim. Herkesin hayatına bir şekilde dokundum diyebilirim. Kiminin doğum gününü, kiminin nişanını yaptım. İnsanların mutluluğuna ortak oldum. Bu da bana çok şey kattı ve yıllarca hep aynı şeyi söyledim; ben kesinlikle doğru mesleği seçtim.

 

Kendi işinizi kurmaya nasıl karar verdiniz biraz da bu süreçten bahseder misiniz?

Hoşgör’den ayrıldıktan sonra çok kısa bir süre sağlık sektöründe yöneticilik yaptım. Bu döneme yorgunluğumu atma süreci de diyebilirim. Hemen akabinde Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Antikkapı A.Ş.’den satış ve pazarlamadan sorumlu koordinatörlük teklifi aldım. Kabul ettim ve orada müthiş işlere imza attım. Hem restoran hem düğün salonları hem de otelcilik anlamında yeni deneyimler edindim. Daha önce çalıştığım şirketlerin 10 katı büyüklüğünde iş yapan bir şirketteydim ve genel müdür yardımcılığı vasfında koordinatörlük yapıyordum. Burada bana bağlı olarak çalışan 360 kişiyi idare edebilmeyi, parayı yönetebilmeyi, organizasyonları bütünleyebilmeyi öğrendim. Aynı anda o kadar kişiyi idare edebilmek kolay değildir. Antikkapı’nın ve sayın genel müdürüm İslam Yücel’in bana kattığı değer bambaşkadır. İki yılın sonunda ‘Artık kendi işimi yapmalıyım’ diyerek, yeni arayışlara girdim ve genel müdürümün de önümü açmasıyla iş hayatına atıldım.

 

 

GÜÇLERİMİZİ BİRLEŞTİRDİK

 

Bu arayış uzun sürmedi sanırım.

Bir tarafta içinden geldiğim pasta ve sütlü tatlı üretim sektörü, diğer tarafta çok iyi bildiğim hizmet sektörü vardı. Bunları birleştirmeliyim diye düşünürken şu anki ortağım bir teklifte bulundu. Ortağım da bir arayış içindeymiş, birçok yere gitmiş, pek çok kişiyle görüşmüş ve herkesten şunu duymuş; ‘Bu işi yapacaksan Senem’le yapmalısın.’ Bir gün geldi, oturduk, sohbet ettik ve güçlerimizi birleştirip yola devam etme kararı aldık. O; işin mimari ve projelendirme kısmını, ben ise üretim ve hizmet kısmını üstlendim, Kartepe’de bir üretim tesisi kurduk. Sonrasında iki marka ile yola çıktık.

 

Neden iki marka?

Bunun sebebi şuydu; pazar araştırması yaptığımızda gördük ki yurt içi ve yurt dışı pazarları farklı beklentiler içinde. Sütlü Çardak yurt içi pazarının isteklerini ve beklentilerini karşılayacaktı, bu tarzda bir marka oluşturduk. Anatolian Zaika markası ise Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere yurt dışı pazarına hitap edecekti. Anatolian Zaika’ın konsepti de menüsü de bu doğrultuda oluşturuldu. Her iki markayı da oluşturduktan sonra ilk şubeleri kendimiz açtık. İki yıl içinde Sütlü Çardak’ın şube sayısı 6’ya ulaştı. Anatolian Zaika markasının da Türkiye’de iki şubesini açtık, biri Adapazarı’nda diğeri de Beşiktaş’ta. Bu şubeleri açarken amacımız yabancı yatırımcılara ne yaptığımızı  ve neler yapacağımızı yerinde göstermekti. Anatolian Zaika markası ile ilgili ekonomik krizden kaynaklı gecikmeler yaşasak da yurt dışı bağlantılarımız devam ediyor. Planlarımızda bir sapma olmazsa eğer 2020 yılında yurt dışındaki ilk şubemizi açmış olacağız.

 

 

BAŞARININ SIRRI; İNANMAK

 

Bütün bunlar iki yıl gibi kısa bir sürede oldu, başarınızın sırrı nedir?

Bence başarmanın birinci adımı inanmak. Cesaret ve risk almak ise hemen arkasından geliyor. Evet; inandım, çok çalıştım ve inanılmaz risk aldım. Bazen düşünüyorum da ‘Ben bu riski nasıl almışım’ diyorum. Ailem bile bu kadar risk aldığımı bilmez, çünkü kimseden ‘yapamazsın’, ‘olmaz’ sözlerini duymak istemedim. Onları da yadırgamıyorum, ürkütücü geldiğini biliyorum. Benim için endişelenmelerini istemediğim için onlara hiçbir şey anlatmadım. Kısacası bu gözü karalık sayesinde bu noktaya gelebildim. Tabii çok sancılı günler de yaşadım.

 

Peki, hiç umutsuzluğa kapıldığınız oldu mu?

Umutsuzluğa kapıldığım çok dönem oldu ama bunların sebepleri kesinlikle benden kaynaklanmadı, dış etkenlere bağlıydı. Her seferinde kendime çok inandım, yapabileceklerime güvendim, enerjimi doğru yöne kanalize edip umutsuzluğu aştım.

 

Bu arada tebrik ediyorum, geçen sene ‘yılın girişimcisi’ ödülünü aldınız, neler hissettiniz?

Hayatımda aldığım en büyük ödüldü. Her ne kadar omuzlarıma inanılmaz bir sorumluluk yüklese de beni çok mutlu etti. Günlerce hem ödüle baktım hem yaptıklarıma ve hep şunu dedim; ‘Senem, bu saatten sonra vazgeçemezsin.’ Ödül gecesi sahneye davet edildiğimde konuşma yapacağımı bilmiyordum. ‘Duygularınızı alalım’ dediklerinde hazırlıksızdım ancak içimden geldiği gibi konuşmaya karar verdim ve şunları söyledim: ‘Bu ülkede kadın olmak çok zor, ticaret yapmak çok daha zor, ticareti kadın olarak yapmak ise çok çok daha zor.’ İçimden geçenler bunlardı, bu zorlukları bizzat yaşamıştım. Fakat her şeye rağmen başarmak, hele ki kadın olarak başarmak benim için ayrı bir gurur vesilesi. Kocaeli’de doğdum, büyüdüm, eğitimimi burada tamamladım ve yıllarca burada çalıştım. Günün sonunda Kocaeli’den böyle bir ödül almak benim için müthiş bir gururdu. Bu ödül beni motive etti, daha da azimle çalışmaya devam ettim.

 

Ticarette kadın olmanın zorluklarından bahsettiniz, nedir bu zorluklar? Eksileri kadar artıları da var mı?

Her sektör mutlaka titizlik ister ama gıda sektörü ekstra titizlik ister. Kadınların çok daha fazla titiz olması bu sektör için müthiş bir artıydı, bu da bizi başarıya götürdü. Ben ayrıca üretim de yapıyorum, mutfağa girip günün menüsünü çıkarabiliyorum. Bu işi biliyor olmak da gerçekten önemli. O yüzden bugün kimseye göbekten bağlı değilim, hiç kimse olmasa da üretim aksamaz. Kadın olmanın artılarından biri de karşımızdaki insana bu işi yapabileceğimize dair güven veriyor olmamız. Eksileri ise çok fazla. Ülkemizde kadını kabullenmek çok zor. Ben, çok yakınlarımdan bile ‘Bu işi yapamazsın’ lafını çok duydum. ‘Neden?’ diye sorduğumda, kadın olmamı öne sürdüler. O kadar çok negatif şeyler duydum ki... Benim yerimde bir erkek olsa insanların kafasında bu düşüncelerin hiçbiri oluşmazdı.

 

Yakınlarım dediniz, peki ya anneniz ve babanız?

Onlar bana çok inandı. Yeri geldi şehir dışına çıktım ve haftalarca iş kovaladım, yeri geldi gece yarısı eve döndüm, yeri geldi günlerce görmediler beni ama hep şunu söylediler; ‘Sen bu işi yapmak istiyorsan, biz senin arkandayız.’ Annem hiç yapmadığı kadar seyahat yaptı benimle, yalnız bırakmadı beni hiç. Toplumumuzda ailelerin kız çocuklarıyla ilgili yaşadığı korkuyu, endişeyi bilirsiniz. Sonuçta benim de ailem Amerikalı değildi ama destekleri büyüktü. Yaptığım işe inandılar, ne yaptığımı bilmeseler de günün sonunda mutlu oldular. Ve bundan sonra ne olacağını biliyorlar.

 

 

OLMAZSA OLMAZIM: DİSİPLİN

 

O zaman şanslısınız diyelim. Gelelim hayatınızın olmazsa olmazlarına...

Disiplin, kesinlikle disiplin. Ben, karakterim gereği hayatımda griye yer veremiyorum. Bir şey ya doğrudur ya yanlıştır, ya aktır ya karadır. Belirsizlikleri sevmem, olasılıklar benim hayatımda hiç yoktur. Eğer ki bir şey yapılacaksa, yapılacaktır. Her şey planlı ve düzenli olmalıdır. Not almayı da çok severim, sürekli yazıp çizerim. Bundan 10 yıl önce ideallerimi ve hedeflerimi yazdığım defterlerim, günlüklerim, not kağıtlarım var. Şimdi dönüp baktığımda hedeflerime ulaştığımı, hatta aştığımı görüyorum. Mesela 2009 senesinde Hoşgör’de bir adisyon fişinin arkasına bir şeyler karalamışım; ‘Arabamı değiştireceğim, anneme ev yaptıracağım, kendime ev alacağım, her anlamda önce işim gelecek’. O kağıdı saklamışım. Evet, bunların hepsini gerçekleştirdim. Sadece, ‘modern ve çağdaş biriyle evleneceğim’ yazmışım, bu hedefi tutturamadım. Bunun gibi notlar aldığım ve sakladığım çok fazla defter, ajanda, kağıtlarım var.

 

Gördüğüm kadarıyla hayatınızın odağında işten başka bir şey yok.

Yemek yemek mi, çalışmak mı? Çalışmak... Bir yere gitmek mi, iş mi? İş. Gündelik yaşantım da sosyal hayatım da hep ikinci plandadır, birinci sırada hep iş vardır. İş nedeniyle tatili yarıda kesip geri döndüğüm çok olmuştur.

 

Zamanınızın neredeyse tamamını işe ayırmanız ‘hayatı kaçırıyorum’ endişesi yaşatmıyor mu sizde?

Aslında 30 yaşıma kadar yaratmıyordu ama artık yaratıyor. Ben yapmam gereken her şeyi yaptığımı düşünüyorum. Almam gereken riskleri aldım, yaşamam gereken her şeyi yaşadım, iyi ya da kötü. Şimdi başarmam gereken bir şey daha var; aile kurmak. Şimdiye kadar sosyal hayatım hiç olmadı diyebilirim, kendime hiç vakit ayırmadım. Bundan sonra özel hayatım konusunda biraz da hassas davranacağım.

 

Kendinize hiç vakit ayırmamışsınız, iş dışında hiçbir şeyle ilgilenmemişsiniz, hobileriniz falan yok mu?

Aslında hobileri olan bir insanım ama onlar da işle ilgili. Örneğin bir gün konuşma engelli bir müşterim geldi, bana bir şeyler anlatmaya çalıştı, iletişim kurmakta zorlandım. O gün dedim ki işaret dilini neden öğrenmiyorum? Hiç üşenmedim, bu kadar işimin arasında işaret dilini öğrendim. Hobi bende iş ve proje olarak hayat buluyor. Aslında bir dernek üyesiyim ama o da iş hayatı üzerine faaliyet gösteren bir dernek; Başarılı İş İnsanları Derneği (BAŞSİAD). Derneğe vakit ayırıyorum çünkü orada gündemi takip ediyoruz, ticareti konuşuyoruz. İlgimi çeken bir ortam doğrusu. Birbirimizle de alışveriş yapıyoruz, birimizin derdi oluyor, diğeri çözüm üretiyor. Ticaret odası üyeliğim de var, etkinliklerine katılıyorum.

 

Bu sektörde örnek aldığınız biri var mı?

İdolüm yok ancak bu sektörü öğrendiğim bir insan var; Hoşgör Pastanesi’nin sahibi Mustafa Bey, benim öğretmenimdir. Şu an baktığımda onun bıraktığı yerden çok daha ilerideyim. Sektörü ondan öğrendim ama üzerine kendim de koyarak çıtayı yükselttim diyebilirim.

 

İş hayatınızda bir mottonuz var mı?

İş hayatıyla ilgili olarak değil de Senem Göktaş olarak bir değil hatta iki mottom var. Özellikle bir kadın olarak yaşadığım zorluklar karşısında şunu söylüyorum; ‘Kadın gülerse dünya güler.’ Bu mottodan yola çıkarak üretim tesislerimizde kadınlara yer veriyorum, çalışanlarımın yüzde 90’u kadın. Sadece üretimde değil, şubelerimizde de kadın çalışanlar ağırlıkta. Kadınların hayatına dokunmak, onlara destek olmak istiyorum. Örneğin fesleğen satarak geçimini sağlamaya çalışan bir kadına alıcı buluyorum ya da dikiş-nakış yaparak ailesini geçindirmeye çalışan bir kadının işlediği örtüleri alıp şubelerimde değerlendiriyorum. ‘Kadın gülerse dünya güler’ mottosunu iş hayatıma entegre etmeye çalışıyorum. Diğer mottom ise ‘Ölmediysek oyuna devam.’

 

Senem Göktaş, 15 yıl sonra kendini nerede görmek istiyor?

Önce manevi ideallerimden bahsedeyim. Kimsesiz çocuklar için bir okul açmak, onların eğitimiyle ilgilenmek istiyorum. Tamamen onların hayata tutunmasıyla ilgili bir yapı kurmayı hedefliyorum. Bu yapıyı kurabilmek için ihtiyacım olan şey de para. Şu anda onun hazırlığını yapıyorum. Çok çalışarak birikim yapmayı ve hedefime ulaşmayı amaçlıyorum. İş anlamında ise önümüzdeki 5 yıl içerisinde oluşturduğumuz bu iki markayı daha çok şubeleştirmeyi, belli bir dönem sonra ise satmayı düşünüyorum. Çünkü arkadan yeni işler ve markalar gelecek. Önümüzdeki bir yıl içinde de müthiş bir proje yapacağım ama bu sürpriz. Çok büyük çaplı bir proje olacak, 3-4 bin metrekarelik bir tesisten bahsediyorum. Bu projeyle ilgili çalışıyorum. 15 yıl sonra ise iş hayatımla ilgili süreçleri tamamlamış olmayı diliyorum. Emekliliğe dair bir hayalim yok.

 

Gıda sektörü dışında mimariyle de ilgileniyorsunuz sanırım.

Evet mimariyle ilgilenmek hoşuma gidiyor. İşimizin bir yanı da bu. Okul, otel, market gibi bir sürü proje hayata geçirdik ve devam ediyoruz.

 

 

Sütlü Çardak’ın mimarisi, konsepti çok güzel. Bu marka nasıl ortaya çıktı, bunu da dinlemek isterim sizden.

Eskiden ‘çardak’ denilince aklımıza annelerimizin, komşularımızın birleştiği nokta gelirdi. Sütlü Çardak’ın fiziki yapısını oluştururken eskilere gittik ve bir çardak hayal ettik. Nasıl ki eskiden sandalyesini alan çardağa gelirdi, Sütlü Çardak’ın sandalyelerinin çeşitliliği buradan gelir. Bilirsiniz çardaklar yeşilliklerin içinde olur, biz de sarmaşıklarla bütünleşen, doğayla iç içe bir yapı oluşturmaya çalıştık. Komşunuzun tabağı ile sizin tabağınızın aynı olmayacağı düşüncesinden yola çıkarak tabakları bile farklı yaptık. Çardakla ilgili bir sürü hikayeler yazdık. Örneğin; 80’ler-90’lar dışında başka müzik çalmıyoruz işletmelerimizde. Tüm mobilyalarımız eskitme, personelimizin kıyafetleri bile eski tarzda. Bilirsiniz, gıda sektöründe işletmelerin mimarileri hep aynıdır, bizim fark yaratmamız lazımdı, bunu da başardık.

 

Peki, tatlılarınızın bir özelliği var mı?

Tatlılarımızın en büyük özelliği yüzde 100 doğal olması. Annelerimiz evde nasıl muhallebi yapıyorsa, üretim tesislerimizde o muhallebinin birebir aynısını yapıyoruz. İçinde asla katkı maddesi yok. Glikoz yok, küflenme önleyici maddeler yok. İnsanlar çocuklarına gönül rahatlığıyla yedirebiliyor. Yiyenler ‘ben bu lezzeti biliyorum’ diyor. Sadece tatlılarda değil, yemeklerde de anne tarifi kullanıyoruz. Örneğin köfte annemin köftesi, mantı Ayşe teyzenin mantısı. Zaten Ayşe teyzenin kendisi yapıyor. Mesela anneannemin ıslak kek tarifini kullanıyorum. Düşünün bunları bütün şubeler için üretiyoruz. Sanayi yöntemiyle üretim yapmak varken yüklü miktardaki üretimi butik yapıyoruz. Biz zor olanı seçtik ama mutluyuz.

 

Senem Hanım, başarılarınızın devamını diliyoruz, bundan sonraki hedeflere de ulaşmanız temennisiyle teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.




ETİKET :   Sütlü Çardak Anatolian Zaika marka yaratıcı Senem Göktaş başarı kadın güç iş kadını kocaeli

Tümü