Hem hayallere hem hayatlara dokundu; LEVENT ALTUN

Gazeteci-yazar Levent Altun’un gerçek hayat hikayelerini ve özlem duyulan bir aşkı anlatan romanı ‘Özlem’e Mektup’; bugün yok olmak üzere olan sevgi, iyilik, fedakârlık gibi değerleri yeniden hatırlamamızı sağlıyor

16:36:28 | 2018-03-14

RÖPORTAJ: EYLEM SELVİ ARI
FOTOĞRAFLAR: İsmail Hakkı Timuçin

 

Herkesin hayalinde özlem duyduğu bir aşk vardır ve ben, o aşkı bir gün yaşayacağıma inanıyorum’’ diyen gazeteci-yazar Levent Altun, ‘+18’ ve ‘Kaçış Noktası’ isimli iki romanının ardından çıkardığı ‘Özlem’e Mektup’ isimli kitabıyla hem hayallere hem de hayatlara dokundu. Gerçek hayat hikayelerinden kesitlerin sunulduğu ve özlenen bir aşkın hayalde canlanmış halinin kaleme alındığı ‘Özlem’e Mektup’; içinde nice yaşanmışlıklar, nice umutlar, nice düşler, nice kırgınlıklar ve nice vazgeçişler barındırıyor. Geçtiğimiz günlerde 3. baskısını yapan ‘Özlem’e Mektup’, okurlarına kendilerini keşfedecekleri bir kapı aralıyor. Kitabın Kocaelili yazarı Levent Altun ile biraz kitaplarından, biraz aşktan, biraz hayattan konuştuk.

Levent Bey, sizi önce gazeteci, sonra yazar olarak tanıdık. Yazmaya başlamadan önce de muhasebecilik yapmışsınız. Rakamlardan sıyrılıp kelimeleri tercih etmenizin nedeni nedir?

İşletme mezunuyum, üniversite mezuniyeti sonrası 6 ay muhasebecilik yaptım ancak bu işin getirdiği monotonluk bana göre değildi. Rakamların değil, kelimelerin beni mutlu ettiğini keşfettim; kelimelerle haşır neşir olmayı seçtim. Şiire ve edebiyata zaten düşkünlüğüm vardı ama gazetecilik çok farklı bir meslek olarak hayatıma girdi. İnsanların merakını gideren, kamuoyunu bilgilendiren bir meslek olan gazetecilik bende tutkuya dönüştü.

 

 

Kaç yıldır gazetecilik yapıyorsunuz?

Yaklaşık 17 yıl Anadolu Ajansı’nın Gebze temsilciliğini yaptım. Bu süreçte 10 yıl Hürriyet grubunda çalıştım ve aralıksız olarak 20 yıl yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Ancak gazetecilik sadece gördüğünüz olayları insanları anlatmaya yarıyor. Bir formülü var, 5N1K kuralından çıkamıyorsunuz. Kendimi ifade edebilmek için bu kurallar yeterli değildi. Bu nedenle yazmayı seçtim. Yazarlığın kuralları hayal gücünüze bağlıdır. Gazetecilikte olanı anlatırsınız ama yazarlıkta olmayan bir şeyi bile gerçeğe dönüştürebilirsiniz… Yeni karakterler, yeni olaylar ve yeni kurgularla bambaşka bir hayat canlandırıp insanları ona inandırmaya çalışırsınız.

Peki, ne zaman yazmaya başladınız?

İlk kitabımı 2014 yılında yazdım. O dönem ülkemizde çocuk gelinler gündemdeydi. Çocuk yaşta para karşılığı amcası, dedesi yaşındaki adamlara gelin edilen kızların durumu beni derinden etkiledi. Bu sosyal yaraya dikkat çekmek için ‘+18’ isimli kitabımı yazdım. ‘+18’ ülkemizde cinselliği çağrıştırsa da bence çocuk gelin ve şiddet konusunu en iyi anlatan kavram. Aradan 4 yıl geçmesine rağmen çocuk gelin olayları, kadına şiddet, cinsel istismar ne yazık ki artış gösterdi. Daha önce haberlerde görürken ya da haberini yaparken irkildiğimiz olayların daha da kötüsünü yaşar hale geldik. Bu da toplumun ne kadar yozlaştığını gösteriyor. ‘+18’ küçük çocuklara yapılan istismarın, çocuk gelinlerin bir çığlığıydı. Bu çığlığa her geçen gün yenileri ekleniyor.

 

BOŞUNA BEKLEMİŞİM

Hemen ardından ikinci kitabınız olan ‘Kaçış Noktası’nı yazdınız…

2015’te de ‘Kaçış Noktası’ ile okurlarımla buluştum. Bu romanın hikayesi bir empatiyle başladı. Gazeteci dostum İsa Turhan’ın eşi kanser hastasıydı, kanatsız bir melekti adeta. Onun yaşadıklarını yazmak isterken bir başka kadın arkadaşım eşi tarafından sokak ortasında öldürüldü. O ana kadar neler yaşadığını ben biliyordum. Bilinç altımda bir kurgu ile iki kadını buluşturdum. Kanser tedavisi gören bir kadın ile fiziksel şiddet gören bir kadının acılarını yarıştırdım aslında. Herkes çektiği acıya göre bir kaçış noktası arıyor. Kimisi sağlıklı bedenlere, kimisi sağlıklı ruhlara doğru…

Kitap, bu kaçışa nasıl son verileceğinin ip uçlarını da veriyor mu?

Acı çektiğimizde hep başkalarının hayatlarına özeniriz. İnsanın yaşarken başkalarını anlamak için empati yapması gerektiğini anlatan bir roman. İyiliğin, sevginin öne çıkarıldığı; insanların sevgiyi, iyiliği yüreğinde yaşattığı sürece kaçmasına gerek kalmadığını anlatan bir roman…

‘Özlem’e Mektup’ da bu romandan bir yıl sonra çıktı. Peş peşe kitap yazmak zor olmadı mı?

Benim için yazmak bir bağımlılık, bir tutku. 18 yıllık birikimmiş bende yazmak ve bunca yıl boşuna beklemişim. Okumak çok güzel bir şey ama okunmak çok daha güzel. Yazarlıkta empati devreye giriyor. Bir şey yazdığınızda kendinizi yazacağınız kişinin/olayın yerine koyarsanız daha başarılı olursunuz. Romanlarımda yaşanmış kadın hikayelerine yer veriyorum ve çoğu kadın okuyucum; ‘ancak bir kadın bunları anlatabilirdi’ diyerek yaptığım empatinin ne kadar doğru olduğunu dile getiriyor. Bir kadını anlamak için kadın olmaya gerek olmadığını ortaya koyuyorum.

 

 

ÖZLEM DİYE BİRİSİ YOK

Gelelim ‘Özlem’e Mektup’a…

Bu romanın bir bölümünde gerçek hayat hikayeleri var. 5 ayrı hikâye ve yaşadıkları hayat, isimler tamamen gerçek. Ben onları roman kurgusuna dönüştürdüm. Romanda anlattığım ‘Özlem’ ise tamamen benim hayal gücümden oluştu. Platonik bir aşkı anlatıyor. Bunu da ilk kez itiraf ediyorum.

Nasıl yani?

‘Özlem’ diye birisi yok! Herkesin aslında hayatında hiç olmayan ama olmasını istediği birine duyduğu bir özlem vardır ya, romanımdaki ‘Özlem’ insanların hayatında olmasını istediği kişi. Özlem, platonik olarak hayallerimde olan birisi ancak ben günün birinde mutlaka o insanla karşılaşacağımı biliyorum. Şu an sadece onun kim olduğu belli değil.

Merak uyandıran bir aşk…

‘Özlem’e Mektup’u okuduğunuzda sadece bir aşkı okumuyorsunuz. Hayatın gerçeklerini, yaşamın insanın karşısına getirdiği her şeyi anlatıyorum. Mesela martıların ve insanların birbirine benzeyen yanlarını anlatıyorum. Vapura binince martılara simit atarız ya bir kadın ve erkek arasındaki ilişkiye benzetirim bunu. Biz simit atarken aslında oradaki tüm martılara atıyoruz; o martılar sadece sizin değil, başkalarının attığı simitleri de kapıyor. Günümüz ilişkileri de ne yazık ki böyle.

Biraz daha açar mısınız?

Martılar karnını doyurma derdinde. Aslında balıkçıl hayvanlar olmalarına rağmen, karınlarını doyurmak için bu özelliklerinden kurtulup simit yiyorlar. İnsanlar da böyle. İdeallerine ulaşmak ya da karınlarını doyurmak için sevmedikleri şeyleri yapıyor, sevmedikleri insanlara katlanmak zorunda kalıyor ya da sevmedikleri ilişkiler yaşıyor. Martının simit peşinde olması, insanın düştüğü çaresizliğe bir ayna bence. İnsanın telaşı karnını doyurmaya yönelik olmamalı hayata dair yeni şeyler öğrenmeli, insanları mutlu etmeli, sevgiyi kutsallaştırmalı.

Sizce bizi bu hale getiren nedir?

Bencillik ve egolar ilişkileri bu noktaya getiriyor. Kadınlar da erkekler de bencillikleri yüzünden özü göremiyor. Aşk, şekerli bir sakız gibi… Tadı kaçınca fırlatıp atıyoruz.

Platonik aşkı anlatan bir yazar olarak, aşkın sizdeki anlamını merak ediyorum…

Aşk, insanın kendisinden emin olmasıdır. Birbirine aşık olduğunu söyleyen, düşünen iki insan; Kız Kulesi’ne bakarken aynı duyguları hissediyorsa aşıktır. Aşk giderek artan bir tutkudur. Onu hevesle, hoşlanmayla ya da başka duygularla karıştırmamak lazım. Bir örnek vereyim; 4. Murat, Bağdat’ı fethetmeyi çok istemiş. Bu durum onda bir tutkuya dönüşmüş ancak Bağdat’ı fethettiği zaman oranın çok da cazip bir şehir olmadığını fark etmiş. 4. Murat’taki tutku fethetme isteğiymiş aslında. Günümüzdeki aşklara da bu yönüyle bakmak lazım. Birisine ulaşana, onu elde edene kadar sizde bir tutku oluşuyor. Eğer ulaştığınızda o kişi sıradanlaşıyorsa bu aşk değildir, sadece elde etme egonuzdur. Elde ettiğiniz zaman tutku daha fazla artıyorsa buna aşk diyebiliriz. Aşk bedensel bir duygu değildir, ruh işidir. Bir insanın hayali sizi farklı yerlere götürüyorsa o zaman ona aşıksınızdır.

 

 

Hiç aşık oldunuz mu peki?

Evlendiğimde aşık olduğumu düşünmüştüm ancak boşandım. Birisine karşı hissettiğimiz güzel duygular en küçük tartışmada, olumsuzlukta ya da zorlukta değişiyorsa bu aşk değildir. Aşkı aşk yapan fedakarlıktır, emektir. Karşınızdakinin sizin için göstermiş olduğu çaba, vazgeçtikleri, seçimleri aşkın kıstasıdır. Aşk sıra dışılıktır, bir formülü yoktur, zamanı yoktur. Tamamen his işidir. İçinizde ettiği yerle, aklınıza geldiği zaman mutlu ettiği süreyle alakalıdır. Bir de aşk ve sevgi birbirinden farklıdır. Sevgi, aşktan daha kutsaldır çünkü hep aynı kalır. Hiçbir zaman değişmez.

Peki, romanınıza konu ettiğiniz gerçek hayat hikayelerini nasıl seçiyorsunuz? Yazmak için nasıl bir hikaye olması gerekiyor?

‘Özlem’e Mektup’ta gerçek bir delinin hikayesi var. Ben delilerin nasıl düşündüğünü hep merak ediyordum. Kendinizi bir delinin yerine koymak çok zordur. Merak uyandıran ve farklı olan yaşanmışlıkları yazmayı seviyorum. Ruhsal olarak farkındalık yaratan, insanları derinden etkileyen, iç dünyasında bir şeyler uyandıracak, düşünmeye sevk edecek hikayeleri yazıyorum. Mesela kitabımda yazdığım hayat hikayelerinden ‘Menşure’ aşk ve fedakarlığı anlatıyor; ‘Tuncer Bey’ deliliği anlatıyor; kanatsız melek ‘Nurhan’ ölüm ve yaşam arasındaki çizgiyi anlatıyor; kurbağa toplayan insanlar ekmek parası için yaşanan zorlukları anlatıyor. Aslında herkesin hayatı bir roman çünkü hepimiz kendimize özel bir hayat yaşıyoruz. Ben yazdıklarımın insanların iç dünyasında bir hesaplaşma, bir sorgu kültürü oluşturmasını istiyorum. Yazdıklarımla o insanın hayatında küçük de olsa bir değişiklik yaratmalıyım.

’Özlem’e Mektup’ romanınızın üçüncü baskısını yapacaksınız. Kitabın bu kadar beğenilmesinin nedeni nedir?

Bence gerçek hayat hikayelerine dokunmuş olması. Okuyanlar, romanda kendilerinden bir parça buldu. Ben birinin hayatını yazarken başka insanların hayatına da göndermede bulunuyorum, iç dünyalarından bir sorgulamaya götürüyorum onları. Şu ayrıntıyı da paylaşmak isterim; Kocaeli’den ziyade şehir dışından okuyucum var. Kocaeli’de kitap fuarına bir kez katıldım ancak şehir dışındaki pek çok kitap fuarında yerimi aldım: söyleşiler, imza etkinlikleri düzenledim. Kocaeli dışından bu anlamda daha fazla talep geliyor.

 

YAZARLARA DESTEK VERİLMELİ

Sizce Neden?

Kentin okuma alışkanlığıyla ilgili. Şehirde bir yazar eksikliği de var. Yazar sayısı az olduğu için bu tip etkinlikler çok fazla olmuyor. Bir de belediyeler kendilerine yakın yazarlara daha fazla ilgi gösteriyor. Şehrimizin tüm yazarlarını önemsemelerini bekliyorum onlardan. Yerel yönetimlerin kitap dostu olmasını isterim. Kocaeli’deki yazarlara manevi anlamda destek verilmeli, tanıtımlarına katkı sunulmalı, sahip çıkılmalı diye düşünüyorum. Buradan Gölcük Belediye Başkanı Mehmet Ellibeş’e ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Down sendromlular yararına bir kitap etkinliği yaptık ve Gölcük Belediyesi sponsor oldu. Bu tür desteklerin artmasını temenni ediyorum.

Yeni bir kitap hazırlığınız var mı?

Evet, yazmak istiyorum ama biraz zaman gerekiyor. Tamamen kitaba odaklanmalıyım. Mart ayında Merzifon’da kitap fuarına katılacağım. Şimdilerde bunun hazırlığını yağıyorum.

Levent Bey okuyucularınıza mesajınızı alayım?

Benim yazmaktaki amacım her kitapta, her hikâyede her satırda insanlarda bir empati uyandırmak. İyiliğin, sevginin ön planda olduğunu, hayatın herkes için kutsal olduğunu göstermek istiyorum. Ben her kitabın okunmayı hak ettiğini düşünüyorum. Kitaplar da insanlar gibidir, içinde çok şey barındırır. Kitap yazmaya, okunmanın verdiği büyüyü keşfetmek için başladım, o büyüyü başkalarına da bulaştırmaya çalışıyorum. Umarım başarılı olurum.




ETİKET :   levent altun şiir edebiyat gazetecilik medya basın kültür sanat özleme mektup yazın

Tümü