Dekorasyona ‘KÖK’ söktürüyor

Dahilik ve delilik arasında çok ince bir çizgi var, derler ya... Bugün tanışacağımız kişi, işte tam da o çizginin üzerinde dolaşan biri

11:29:22 | 2017-01-04


Zeynep Akar

Vehbi Kılıç

İsmi, Ahmet Kezer...

İşi, ‘Allah’ın sopasından’ sanat eseri yaratmak.

Yanlış duymadınız... Ahmet Kezer, ormanlardan, derelerden, taş ocaklarından topladığı ağaç köklerini, kütükleri, hatta bildiğiniz sopaları küçük dokunuşlarla birbirinden orijinal dekoratif objelere, işlevsel mobilyalara dönüştürüyor.

Sapanca-Kırkpınar’daki Yanık köyünde, evinin altında bir küçük atölyesi var; kapısında ‘Designed by Crazy’ yazıyor... Yani ‘Delinin Tasarımları’.

Bu sıfatı ona çevresi mi kendisi mi yakıştırmış bilinmez ama Ahmet Kezer, farklı olduğunu kabul ediyor; dahası bununla gurur duyuyor.

Peki, onu diğer herkesten farklı kılan özellik ne?

Nasıl oluyor da dokunduğu her şey, eşi bulunmaz bir sanat eserine dönüşüyor?

Neden herkes ondan ‘deli’ diye bahsediyor?

Bu soruların yanıtını biz de çok merak ettik ve Yanık köyüne gidip kendisine sormaya karar verdik.

Onu tanıyınca anladık ki karşımızda deli değil, doğanın dilinden anlayan bir dahi var.

Evet, bu ilginç kişiliği biraz daha yakından tanımaya hazırsanız buyrun, ‘delinin atölyesi’ne gidiyoruz.

 

 

 

 

Aslında onu bulmak çok kolay... Sapanca’ya doğru giderken, arabayı Yanık’taki köy kahvesinin önüne çekiyorsunuz, işte Ahmet Bey tam karşınızda.

Muhtemelen sizi güler yüzle karşılayacaktır ama öyle ‘bey’li ‘hanım’lı muhabbetlerden pek hoşlanmıyor.

Siz ona ‘Ahmet’ diyeceksiniz, o size canı nasıl isterse öyle hitap edecek... Mesela, bize ‘çekirge’ demeyi uygun gördü.

Ahmet, yol üzerindeki tezgahında pek de bir şey satmıyor aslında... Orası, onun ofisi.

Esas yeri, yolun tam karşısındaki dede evinin altında oluşturduğu atölye.

Tahmin edeceğiniz gibi Ahmet, Yanıklı.

Ama tüm hayatı köyde geçmemiş.

Asıl mesleği elektrik teknisyenliği olduğu için uzun yıllar İstanbul’da yaşamış, orada çalışmış.

1999 depreminden sonra annesi, ‘yeter artık, yanımda ol’ diye sitem edince tası tarağı toplamış, köyüne geri dönmüş.

Mesleğine yakınlardaki bir taş ocağında devam ederken, çok sevdiği doğada bol bol vakit geçirme imkanı da bulmuş.

“Eskiden beri enteresan işlere merakım vardı” diyor... “Taş ocağında yerinden sökülmüş ağaç köklerini görünce, bunların belli figürlere benzediğini ve aslında her birinin birer modern heykel olduğunu fark ettim.

En büyük sanatçı, Yaradan... Ama onun eserlerini görebilmek için farklı bir gözle bakmak lazım.

Doğadaki bu muhteşem figürlerin küçük dokunuşlarla çok daha güzel olacağını düşündüm ve bu işe hobi olarak başladım.”

 

DELİ OLAN KİM?

Kolay olmamış... Yapmak istediklerini çevresindeki insanlara anlatınca ona gülenler, deli gözüyle bakanlar olmuş.

Elbette, bunların hiçbiri onu yolundan döndürmeye yetmemiş.

Önceleri, taş ocağındaki görevine devam etmiş... Oradan kazandığıyla hobisine yatırım yapmış.

 

 

 

Diyor ki;

“Baktım bu iş beni iyice sardı; işi gücü bıraktım, kendime bir atölye kurdum.

Adım deliye çıktı.

Herhangi bir şeydeki güzelliği farklı bir açıdan bakıp görebiliyorsan, sana deli diyorlar.

Tamam ben deliyim... Ama senin göremediğin şeyleri gördüğüm için benim yaptıklarımı satın alıyorsun.

Şu anda hayatımızdaki bütün ileri teknoloji ürünü aletler, diğerlerinden farklı düşünen insanlar tarafından icat edildi.

En basitinden, Edison ampulü buldu. Şimdi öldü gitti ama biz hala ampule para ödüyoruz.

Ha, ağaç kökleri zaten vardı, Yaradan zaten vermişti.

Doğada hiçbir şey bedava yaratılmamıştır; ben insanları bunlardan nasıl faydalandırabileceğimi gördüm.

Şimdi köklerden sanat eseri yaratan ben miyim deli, yoksa bunlara binlerce lira ödeyip satın alanlar mı?”

 

DAĞ BAYIR DOLAŞIYOR

Ahmet, yaptığı işin temelinde doğayı sevmek ve anlamak olduğunu da söylüyor.

Bu yüzden hiçbir yere bir kazma vurmuyor. Atölyesinde kullanacağı kökleri inşaat alanlarından, dere yataklarından, taş ocaklarından topluyor.

Hafta sonu devamlı Yanık’taki tezgahının başında; hafta ortası ise her yerde.

Orman, dağ, bayır dolaşıyor kendisine hammadde arıyor. Zaten ona göre işin en güzel yanı doğada olmak.

 

 

 

“Herkes toprağın üstündekileri görüyor, ben ise altındaki güzellikleri... Yani bana hammadde bol” diyor ve anlatmaya gülerek devam ediyor:

“İnsanlar ev yapacağım diye güzelim ağaç kökünü çıkarıp çöpe atıyor, sonra ‘doğayı özledim’ diyerek, aynı kökün sehpaya dönüşmüş halini evine koyuyor.”

Peki, Ahmet Kezer için ağaç kökünden sanat eseri üretme süreci nasıl işliyor?

Ahmet’e göre bu üç basamaklı ve çok keyifli bir süreç:

“Birincisi, doğada geziyorsun. Sosyete buna trekking diyor, ben bedava geziyorum.

İkincisi, kahve köşelerinde boş boş oturacağıma, bulduğum kökleri işlevsel hale getirmek için atölyede zaman ve emek veriyorum. Zamanım değerleniyor.

Ve son olarak en çok sevdiğim evre... İnsanlar bunlara para ödüyor. İşte, o zaman tadından yenmiyor.”

 

ODUN DİYE YAKIYORLAR

Ahmet’in atölyesi binlerce kütük, kök ve ağaç dalıyla dolu.

Aslında, ilk baktığınızda hiçbiri bir şeye benzemiyor... Ama sonra Ahmet içlerinden birini alıp elinize veriyor ve “Bak, bu Kayıp Balık Nemo” diyor. Bu kez onun gözünden bakıyor ve görüyorsunuz ki...  Evet, elinizde tuttuğunuz ağaç parçası, ağzıyla gözüyle gerçekten de aynı balığa benziyor.

Sizin bir köşeye atılmış zannettiğiniz şekilsiz odunlar, Ahmet’in birkaç dokunuşuyla eşsiz bir avizeye;

Kurumuş kütükler, aynı tasarımı hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir televizyon ünitesine;

Hatta, “Allah’ın sopası” gibi gördüğünüz kuru dal, aklınızın ucuna bile gelmeyecek kadar zarif bir mumluğa dönüşebiliyor.

 

 

 

Her köşede sınırsız hayal gücü ve etkileyici bir zekanın ürünü, çılgın tasarımlar fışkırıyor.

Ahmet, şaşkınlığımıza gülüyor:

“İnsanlar gelip şu ormanlarda kamp kuruyor, yerde odun olarak gördükleri ağaç parçalarını toplayıp ateş yakmakta kullanıyor.

Ben odun diye yaktıkları şeylere biraz dokunup, onlara değer katıyorum.

Gelip atölyemdeki ürünleri gördüklerinde, ‘aaa biz bunları ormanda gördük’ diyorlar. E, gördün de ne yaptın? Yaktın...

Ben yakmadım. Değerlenebilecek bir şeyi niye yakalım?”

 

TİPİNİ BEĞENMEZSEM SATMAM

Tabii, bu kadar emeğin bir de karşılığı olmalı, değil mi?

Peki, bu birbirinden ilginç ürünlerin fiyatı ne? Hangisinin kaç liraya satılacağına nasıl karar veriyor?

Ahmet bu... Fiyatlandırma sistemi de kafasına göre.

Anlayacağınız, ‘Delinin Atölyesi’nde hiçbir şeyin fiyatı belli değil.

“Borsası yok, piyasası yok, dilin de kemiği yok. Canım kaç liraya satmak isterse, o paraya satarım” diyor Ahmet... “Tipini beğenmezsem satmam; keyfim ister, hediye ederim, en fazla ne olur? Adam bir daha gelmez, bu da benim pek umrumda olmaz.

Doğa sana bunları satılabilir halde vermiyor, bu işi de herkes yapamıyor... Ama yapılmışı hoşuna gidiyorsa, senin emeğine para veriyorlar.

Doğadan gelen bu mutluluğu eve götürebilmenin bir bedeli var, o bedeli de ben belirliyorum.”

İşte böyle...

Eğer siz de hayata farklı pencerelerden bakmanın sırrına ermiş, yüzyıllardır var olan köklere anlamlar yüklemeyi başarmış bu yetenekli adamla tanışmak isterseniz, adres belli: Yanık kahvesinin önü...

Zaten fazla aramanıza da gerek yok, yoldan geçen herhangi birini çevirip, ‘ben köklerin efendisini arıyorum’ deyin, gösterirler.

 




ETİKET :   ağaç Ahmet Kezer dekorasyon deli ev Kocaeli kök moda sanat

Tümü