Atalarımızın cennet yurdu MOĞOLİSTAN

Gebze’de, promosyon malzemelerinin dağıtımı ve yurt genelindeki mağazalarda stant kurulumu üzerine faaliyet gösteren OMEX Lojistik firmasının ortaklarından Niyazi Yaralıoğlu, ailesiyle birlikte gerçekleştirdiği Moğolistan gezisinin ayrıntılarını Kocaeli Life okurlarıyla paylaştı

20:03:13 | 2017-05-03

Ben ve kardeşim Orhan Yaralıoğlu, ailelerimizle beraber, senede birkaç kez kültür ve tarih ağırlıklı gezi yapmayı bir gereklilik sayıyoruz. Son 10 yılda pek çok ülkeyi birlikte gezmiş olsak da çok merak ettiğimiz zorlu bir coğrafya ve Türklerin ilk yurdu olan Moğol topraklarını görmek bizim için hayal gibiydi.
Moğolistan hayalimizi kardeş kuruluşumuz Eurasia Turizm ile birlikte gerçekleştirdik. İlk Türkçe yazıtları, ilk başkent Karakurum’u ve müzelerdeki Türk eserlerini görmek için Moğolistan’a doğru yola çıktık.
Türk Hava Yolları’nın ülkeye direk uçuşu var ve Moğolistan Türk vatandaşlarına vize uygulamıyor. Rahat bir seyahatten sonra ülkeye varıyorsunuz.

 


Moğolistan hakkında kısa bir ön bilgi vermek gerekirse, şunları söyleyebiliriz:
Başkenti Ulanbatur olan Moğolistan, parlamenter demokrasiyle yönetiliyor; ülkenin dili Moğolca. 1911 yılında kurulmuş olan Moğolistan’ın nüfusu, 3 milyon. Nüfusun yüzde 80’ini Moğollar, kalanını Kazaklar, Tuva Türkleri, az sayıda Rus ve Çinliler oluşturuyor. Nüfusun yüzde 98’i okur-yazar. Halkın çoğunluğu Budist, azınlık ise Hristiyan, Şaman ve Müslüman.


KİMSENİN GEÇMEDİĞİ YOLLARDA…
Komsu ülkeleri ziyaret etmek her zaman mümkün ama uzak ülkeleri ve geldiğimiz kültürün izlerini, köklerini görmek çok ayrı bir macera. Moğolistan gezimiz sadece klasik bir tur değil, bizlere ders niteliğinde bir tecrübe oldu. Uçsuz bucaksız bozkırlarda, ‘Her Moğol’un bir yolu vardır’ ne demek anladık; bizden önce kimsenin geçmediği yollarda Jeeplerle gittik.
Yanımızdan yılkı atları, sayısı belirsiz koyun, keçi, inek sürüleri geçti; üzerimizde şahinler, kartallar uçtu. Çobanlar bazen at, bazen motor üzerindeydi.
Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur trafikle boğuşan, yeni büyük blokların manzarayı kapladığı, çok geniş yollar ve meydanların bulunduğu, tarihi binalarla yeni binaların yan yana yükseldiği, ülke nüfusunun yarısının yaşadığı büyük bir şehir.
İlk durağımız, standart bir turdan çok farklı olarak büyükelçiliğimiz oldu. Çok dinamik ve güler yüzlü büyükelçimiz Murat Karagöz, bizleri makamında karşıladı ve detaylı bir Moğolistan tanıtımı yaptı. Çocuklar için bir Türk büyükelçiliğinde büyükelçimiz tarafından karşılanmak bir ilkti. Çok mutlu oldular. Kendine teşekkür ederek ayrıldık ve büyük maceramız için yola çıktık.


GÖK TENGRİ’YE SELAM, YOLA DEVAM
Başkentten birkaç kilometre uzaklaşınca, yol kenarlarında hemen yolumuzu ve bizleri kutsayan ‘ovo’lar başlıyor… Ovo, Şaman inancına göre kutsal ruhlara saygı için dikilen abide, adak yeri.
Her boy kendine ait ovoların etrafına ruhlara armağan olarak tatlı, para, süt şişeleri ve votka şişeleri gibi hediyeler bırakıyor. Gökyüzünü sembolize eden mavi bez parçaları bağlıyor.
Biz de tüm yolcular gibi yolumuzun açık olması için dilek tutup ovonun çevresinde her turda bir taş atarak, 3’er kez saat yönünde dönüyor ve Gök Tanrı’ya (Gok Tengri) selam vererek yola koyuluyoruz. Önümüzde en az 2 bin kilometrelik bir yol var.
Yolda neden insandan çok serbestçe salınan atlar, develer, koyunlar gördüğümüzü, 1.5 milyon kilometrekare yüzölçümü olan ülkede sadece 3 milyon insanın yaşadığını öğrenince anlıyoruz.
250 milyon öncesinden kalan dinozor yataklarını da görüyoruz, dünyanın ikinci büyük çölü olan Gobi’de çıplak ayakla yürüyüşü de… Atlara, develere, jeeplere biniyoruz; yazın bile buzul olarak kalan derin vadilere gidiyoruz; dünyanın yeniden oluşumunda dinozorların sürüklendiği okyanus yatakları olan uçsuz bucaksız vadileri geziyoruz.
Otel yerine, ‘ger’ denilen keçeden yapılmış, bembeyaz, otantik çadır evlerde kalıyoruz. Bizler için hazırlanan çok renkli Moğol dansları ve müzikleri akşamlarımızı süslüyor.
Gündüz, göçer yaşayan Moğol ailelerin gerlerine konuk oluyoruz. Gerlerin nasıl yapıldığını, içinde nasıl yaşadıklarını öğreniyor; bize sundukları tatlı-ekşi kurutulmuş peynirler ve kımızdan tadıyoruz.

 


BİLGE KAĞAN’DAN KARDEŞİNE
Gerlerin içindeki yaşamı öğreniyoruz ve arsız bir tüketim toplumuna dönüşen diğer toplumları düşünüp, kendimizi sorguluyoruz. ‘Böyle basit ve mutlu yaşamak varken neden ve nereye koşuyoruz?’ diyoruz. Çocuklar çok mutlu, doğa ile baş başa kalmak onları heyecanlandırıyor, börtü böcek korkuları kalmıyor.
Sırada atalarımızın yaşadığı Orhun Vadisi var. Türk isminin geçtiği, 1.300 yıl öncesinden gelen yazıtları gözlerimiz yaşlı okuyor, ruhlarını yâd ediyoruz.
Orhun Yazıtlarından olan Kül Tigin Yazıtı, 732 yılında Kül Tigin için ağabeyi Bilge Kağan tarafından yaptırılmıştır. Boz bir granit kaya üzerinde duran dört yüzlü bir yazıt. Türk dilinin en eski yazıtlarından biri.
Üç yüzü kök Türkçe metinden, bir yüzü ise Çince metinden oluşuyor. Yazıtta Bilge Kağan konuşuyor ve kardeşi Kül Tigin’i ne kadar sevdiğini, ona nasıl bağlı olduğunu, minnettarlığını anlatıyor. Yaptıkları fetihlerden, devleti nasıl yönettiklerinden, halkı refaha ulaştırmalarından bahsediyor.

 


MOĞOL OYUNLARINA KATILACAK
TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) vasıtasıyla Bilge Kağan yolunun yapılmış olduğunu, yazıtların bulunduğu alanların koruma ve araştırma alanı olarak desteklendiğini gururla öğreniyoruz.
Ben ve kardeşim, kendimizi Kül Tigin ve Bilge Kağan gibi hissediyoruz… Orhan, bulunduğumuz yerden çok özel el yapımı bir ok-yay takımı alıyor; gelecek sene yüzyıllardan beri süregelen geleneksel Moğol oyunlarında (Naadam) ok atacağını söylüyor. Genç rehberimiz ise Orhan’a büyük bir incelikle gülümsüyor… Biliyor ki bu doğuştan gelen bir yetenek ve sürekli çalışmayı gerektiren bir marifet. Gezimiz sırasında Moğolistan’ın atası kabul edilen, gerçekten tarihin yönünü değiştirmiş büyük askeri yönetici Cengiz Han’ın görkemli heykelini ziyaret etmeyi de ihmal etmiyoruz.
Başkente döndüğümüzde ziyaretlerimiz çok zengin müzelerle devam ediyor… Çoğu Moğol’un dini olan Budist tapınaklarını ziyaret ediyoruz. Bu arada ünlü Gobi kaşmirlerini yerinden almak tüm aile üyelerimizi mutlu ediyor; artık bir dahaki kışa hazırız.

 


İŞTE CENNET BURASI
Gezimizin en ilginç bölümü, başkentten 2 geceliğine uçakla gittiğimiz, Rusya sınırına yakın, Asya’nın en büyük ikinci tatlı su gölü Huvsgul’a yaptığımız ziyaret oluyor… İşte burası cennet!
Huvsgul dünyanın en eski 17 gölünden biri. 2 milyon seneden beri var olan, ülkenin en büyük, Asya’nın 2. büyük tatlı su kaynağı. ‘Moğolistan’ın mavi incisi’ adıyla anılan bu göl deniz seviyesinden 1.654 metre yüksekte, çam ormanlarıyla kaplı dağlar ile çevrili.
Eurasia Turizm’in sahibesi Günnur Diker’in tavsiyesiyle gittiğimiz bu gölün güzelliği karşısında büyüleniyoruz. Kışın üzeri buzla kaplanan, çam ağaçlarının suyun kenarına geldiği, maviyle yeşilin birbirine karıştığı muhteşem bir doğa parçası olan Huvsgul Gölü’nde tekne gezintisi yapılabiliyor. Göldeki Cennet Adası’nda bulunan ovo çok kutsal kabul ediliyor. Evlenmek ya da çocuk sahibi olmak isteyenler burada dilek tutuyor.
Göl civarı aynı zamanda Türkçe konuşan ‘Ren Geyikleri Türkleri’nin (Dukha) yaşam yeri. Nüfusu 300 civarında kalan, dilleri yok olmaya yüz tutan Dukha’lar çoğunlukla Budist olan Moğollardan farklı olarak ‘Gök Tanrı Dini’ne inanıyor. Bu en eski din, Şamanizm’in doğuşunun da temeli.

 


‘GER’DE YAŞAM…
• Moğolca ger, ev demek. Bir ger ortalama
1 saatte kuruluyor veya sökülüyor.
• Moğolistan’da turistler için ger kampları var, buralar esas göçebe gerlerine göre daha temiz, yeni ve modern. İçme suyu, her kampta bir veya birkaç ortak duş var.
• Her gerin içinde ısınmak ve yemek pişirmek için bacalı basit bir demir soba, odun sandığı, yerde oturup yemek yemek için alçak masa, konuklar için oturma yeri, oturmak ve uyumak için divanlar, kişisel eşyalar için sandıklar var. Gerin en önemli yeri ise sunak.
• Gerin içindeki yataklar, dolaplar, sandıklar, masa ve tabureler turuncu ağırlıklı olmak üzere canlı renklerle, geleneksel Moğol süslemeleriyle boyanıyor.
• Her gerin tepesindeki ahşap taçta, bir budist rahip tarafından kutsanmış bir kuşak asılı. Bunun mutluluk, barış ve sevgi getireceğine inanılıyor.
• Gerin ahşap sütununa yaslanmanın kötü şans getirileceğine inanılıyor. İçeride ıslık çalmanın ise aşırı yağmur ve fırtına getireceğine…
• Ateş kutsal sayılıyor. Üzerine hiçbir çöp, hatta su bile dökülmüyor.
• REN GEYİKLERİYLE YAŞIYORLAR
• Dukha’ların gerleri farklı, daha çok çadır gibi… Ve onlar gerçekten, diğer Moğollardan farklı olarak geyikleriyle yaşıyorlar. Ren geyiklerine çobanlık yapan bu halk, onları besleyip yetiştiriyor ve süt, peynir ya da kürk gibi ihtiyaçlarını onlar sayesinde karşılıyor.
• Tek geçim kaynakları, buraya onların ren geyiklerine binmeye gelen ve yaptıkları küçük hediyelik eşyaları satın alan turistler.
• Bizim Yörüklerimizden çok Kızılderili’ye benziyorlar ama konuştukları zaman dillerimiz neredeyse aynı…
• Rastladığımız bir Dukha kadınına kaç çocuğu olduğunu Türkçe sordum, bana ‘iki kız, bir er’ dedi. Binlerce kilometre uzakta, uçsuz bucaksız bir bozkırda bundan şaşırtıcı sürpriz olabilir mi?
• Şaman çadırına girdiğimizde sanki başka bir dünyadayız…Bizi karşılayan 25’inci nesil Şaman hanımdan o kadar etkileniyoruz ki fotoğraf çekmeyi bile unutuyoruz. Moğol müzikleri dinliyoruz, güreşin anayurdunda güreş izliyoruz, kımız içiyoruz, büyük Moğol imparatorluğu ve Türk devletlerinin büyüklüğünü bir kez daha yerinde görüyoruz ve artık gezimizin son durağında olduğumuz için hüzünleniyoruz.
• Ailelerimiz böyle bir gezi yaptığımız için çok mutlu, anlatacak çok şeyleri var. Her zaman anılarımızı süsleyecek olacak bu ülkeden mutlu ama biraz buruk ayrılıyoruz. Bu yeşili, sonsuz mavi gökyüzünü, gülümseyen mutlu Moğol halkını, çok özleyeceğiz.




ETİKET :   moğolistan gezi seyahat tatil kültür turizm

Tümü